hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hollanda Seyahati Son Bölüm: Utrecht

Pazartesi, Mayıs 30, 2016
Hollanda seyahat yazılarımın ilki olan Amsterdam yazımı burada, Volendam yazımı ise burada bulabilirsiniz. Gelelim son bölüme...


Amsterdam seyahatimiz sırasında eşimin Rotterdam da yaşayan eski bir okul arkadaşı bize Utrecht şehrini mutlaka görün diye yazmıştı. Önce gider miyiz filan düşündük. Sonra atladık gittik. Utrecht Hollanda nın 4. büyük şehri ve çok sayıda üniversiteye sahip. Şehrin büyük çoğunluğu öğrenci ve dolayısıyla nüfus genç. Amsterdam gibi turist akınına uğramadığı için de daha nezih. 


Buraya Amsterdam dan trenle gidiliyor ve yol yarım saat sürüyor. Tren sessiz tren ve iki katlı. Köpekle trene binmek serbest. Yanımıza köpekli bir kadın oturunca Öykü'ye dünyaları vermişiz gibi mutlu oldu. Yol boyu köpekle oynadı durdu. Lakin sahibi köpeği zaptetti, hayvan akıllı uslu oturdu da, biz Öykütoşu zaptedemedik, ayakta tamamladı yolculuğun çoğunu :) 


Şehre girince yapıların ve bahçelerin güzelliği ilk dikkatimizi çeken şey oldu. Yine o "film setinde dolaşıyormuş" hissi sardı beni :) 


Dom meydanındaki Dom Kilisesi ve Dom Kulesi ilk gözümüze çarpan yer oldu. Muazzam güzellikte ve yüksek bir yapı.




Pandhof bahçesi ise harika tasarımı ile kesinlikle görülmeye değer.



Sonra başladık caddeleri arşınlamaya...


Harika binalar vardı. Hem çok eski, çok özel ama çok bakımlı...






Amsterdam da olduğu gibi burada da kanallar var. Bence çok da aratmıyor Amsterdam'ı. Şehrin yeşilliğini ise anlatamam!.. Bazı fotoğrafları çekerken üstümüzde zümrüt rengi bir ışık var gibi hissediyordum. o kadar yeşil yani...Kanalların sağında solunda kafeler ve restoranlar var. Günün her saati dolu sanırım buralar. Gece çok güzel oluyormuş ancak biz tekrar Amsterdam'a döneceğimiz için akşama kadar gezdiğimizle kaldık. Gelirken bu kadar kalacağımız da bilmiyorduk, bu kadar beğeneceğimizi de...




Çok orjinal şeyler satan mağazalar vardı. Fiyatlar ise Amsterdam dan daha uygundu. Ancak taşıma sıkıntısı yüzünden pek birşey alamadık. Bazılarında aklım kalmadı desem yalan olur.

Acıkınca aşağıdaki büfeden ton balıklı sandviç yedik. Ekmeğini de kendileri yapıyorlarmış. O kadar lezzetliydi ki nerdeyse birer tane daha yiyebilirdik o koca sandviçten.



Sonuç olarak Hollanda Amsterdam dan ibaret değil. Tıpkı Amsterdam'ın Red Light'dan ibaret olmadığı gibi :) Buralara gelirken eğer ki vakit bulursanız Volandam ve Utrecht'i mutlaka seyahatinize ekleyin. Pişman olmayacaksınız :) Tek pişmanlığınız bir gece kalamamak olur bizim gibi :)


Nasıl, Utrecht'i siz de beğendiniz mi? Bir gün giderseniz beni ve yazımı hatırlayın :)
Böylelikle Hollanda seyahat yazılarının da sonuna geldik. Sırada yeni yerler var. Bol seyahatli günler dilerim :) 


Hollanda Seyahati İkinci Bölüm: Volendam

Cumartesi, Mayıs 28, 2016
Amsterdam seyahatimizde neler yaptık bu yazımda anlatmıştım. Ancak Hollanda Amsterdam dan ibaret değil elbette. Hazır oralara kadar gitmişken Amsterdam dan başka yer görmeden gelmek olmazdı, olmadı :)

Volendam, daha önce eşimin seyahatinde gittiği ve benim fotoğraflardan görüp hayran kaldığım ve Amsterdam dan daha çok beğendiğim küçük bir sahil kasabası. Ana terminalden otobüse binip rahatça gidebilirsiniz. Yol 25 dakika sürüyor. Otobüsler ağzına kadar dolu değil ve herkes oturuyor. Bebek arabası bile kendine geniş geniş yer buluyor :) Yeşil tarlalara baka baka yol anında bitiyor zaten.


Volendam'ın Harika bir marinası var. 


Ve bu marinanın arka kısmında yol boyunca gördüğünüz hediyelik eşya satan yerler, kafeler, ayak üstü yemek büfeleri var. Merkez burası.








Ancak esas güzellik Volendam sokaklarında. Buradaki evler ilginç mimarileri, tertemiz bahçeleri ve şık dekorasyonlarıyla adeta birbiriyle yarışır gibi diziliyor yol boyunca. O kadar bakımlı, o kadar temiz ki evler ben kendimi adeta bir film platosunda filan hissettim. Öyle bir gerçek dışılık var. Belki abartıyorum  bilmiyorum, bende yarattığı his bu. Evlerin hiçbirinin camında demir, parmaklık filan yoktu. Sanırım oralarda hırsızlık olmuyor :) Ayrıca evlerin yola bakan büyük camları sanki beş dakika önce silinmiş gibi tertemiz pırıl pırıldı. Her ev sahibi kendine göre camın önüne dekorasyon objeleri koymuş. Bunlar büyük vazolar, lale saksıları veya pahalı olduğu belli olan büyük cam yada gümüşten yapılmış dekoratif şeylerdi. Sanki her biri en güzel benim evim dercesine sokaktan geçenlerin beğenisine sunulmuş gibiydi. Bu tarz çok ilgimi çekti. Biz de evin içinin görünmesini pek istemez kimse, perdeler sıkı sıkı kapalı olur. Burdaysa her bir ev bir showroom gibi gösterişli döşenmiş ve perdeler de bu özenli dekorasyon görülsün diye aralanmıştı sanki.




Nüfus ise sanırım belli bir yaşın üstünde. Ya da bana öyleleri denk geldi bilmiyorum. Bu da bende "emekli olunca yerleşilecek muhteşem bir balıkçı kasabası" izlenimi yarattı. Utrecht'i görene kadar Volendam kasabası Hollanda seyahatinde favorim oldu.

Burada ara sokaklarda gezinmek çok keyifliydi. Bazı evlerin kapısındaki çöp tenekeleri minyonlar gibi boyanmış, bu bize çok ilginç ve yaratıcı geldi.


Hemen herkes evinin önüne küçük bir masa ve bir iki sandalye koymuş. Masaların üstünde, yada yanında mutlaka saksıda çiçekler var. Herşey o kadar özenli ve hoş ki, tam keyif insanı olduklarını düşünüyorum.






Volendam da uçcuz bucaksız yeşil tarlalar ve bol bol da inek vardı. Reklamlardaki besili temiz ineklerden :) Bir yakınımız bize Volendamı anlatırken "orada inek olmak bile çoğu yerde insan olmaktan iyi" demişti bir zamanlar. Ne demek istemiş şimdi anladım.

Bu şirin sahil kasabasını yarım günde dolaştık sonra geldiğimiz otobüsle şehir merkezine döndük. Eğer Amsterdam'a giderseniz büyük ihtimalle buraya da gidersiniz, ancak ben yine de yazayım, sakın es geçmeyin :)




Hollanda Seyahatimiz 1. Bölüm: Amsterdam

Salı, Mayıs 24, 2016
Nisan sonu Mayıs başı gittiğimiz Hollanda seyahat notlarını yazmaya başladım nihayet. Dönüşte Konya blogger etkinliği, sonrasında etkinlik yazıları, bu arada biriken diğer yazılar derken ancak başına oturabildim. Uzuuuun ve bol fotoğraflı bir seyahat yazısı başlıyorrr :)


Amsterdam'a dört defa iş dolayısıyla gitmiş olan eşim bir jest yaptı ve kendi defalarca görmüş olduğu yere beni de götürdü sırf merak ediyorum diye. Burada yazının en başında koca bir teşekkürü fazlasıyla hak etmiyor mu sizce de?..
Gelelim Amsterdam maceramıza...Seyahat yazılarımda hep söylediğim gibi seyahatlerinizi nispeten daha ucuz hale getirmenin ilk yolu biletleri takip edip çok öncesinden satın almak. Sonra erkenden oteli ayarlamak. Sonra da az az kenara para koymak, oradaki harcamalar için. Yine bu seferde biletleri çok önceden satın alıp beklemeye başladık. 
İstanbul aktarmalı uçağın Ankara binişi sabahın dördünde olunca Öykü sorun çıkarır mı diye biraz korktum açıkcası. Neyse ki o saatte kalkan Öykütoş gezmeye gidiyor oluşunun sevinciyle sıkıntı yaratmadı. Sanırım parka filan gidiyoruz sandı :) Amsterdam uçağı da yarı yarıya boş gibi birşeydi. Öyle olunca Öykütoş uyudu dörtlü koltuğa yatırdık, bizde yemeği rahat rahat yedik, sıkışmadık. Öykü host ve hosteslerle kanka oldu. Uçakta hiç sıkılmadı. Bebekle uçak konusuna başka bir yazıda değineceğim.


Gidiş iyiydi. Ancak dönüşte bu kadar şanslı olmayacaktık :) Bebekle giderken eşya fazla oluyor haliyle. Bunların başında da bebek arabası geliyor. Bebek arabasını binişte verip inerken de uçağın kapısından alıyorsunuz. THY, bebek arabasını paketlemek için büyük kalın poşet veriyor, ancak Pegasus da bu uygulama yok ne yazık ki. O yüzden Pegasus uçuşlarında bebek arabanız için büyük boy poşet götürün mutlaka. Arabanın kirlenmemesi bir yana, bebeğin değdiği yerlerin hijyeni açısından bu şart bence.

Amsterdam' da Mayısın başı olmasına rağmen oralar hala 10 derece civarındaydı. Paltoları filan almıştık, hazırlıklıydık. Ama yine de tahminimizden fazla üşüttü, içimize işleyen bir soğuk vardı. Bu tarihlerde gidecek olanlar mutlaka kışlıkları  alsınlar yanlarına. Bizim durum şöyleydi mesela:


Havaalanından çıktık biletimizi alıp sonra trenle otele yollandık. Terminal çıkışında bizi doluyla karışık yağmur bekliyordu, hemen yağmurlukları ve şemsiyemizi çıkardık. Yarım saat sonra güneş açtı ortalık anında kurudu. Ama rüzgar ve soğuk tam gaz devam ediyordu. Otelimiz City Hotel merkeze yakın, sahipleri Türk olan şirin bir otel. Memnun kaldık. Otel yazısını ayrıca yazacağım. Tabi artıları kadar eksileri de vardı, dediğim gibi ayrıca yazacağım.

Amsterdam kanalların bol olduğu, yaşayan insan sayısından fazla bisikletin olduğu, dünyada en çok turist çeken beşinci şehir. Yapılar suların üstündeki kazıklara oturtulmuş ve bazıları öne doğru eğik duruyor. Yüzyıllar geçmesine rağmen evlerin hala sağlam ve bakımlı olması çok şaşırtıcı.




Amsterdam da bir de ünlü bot evler var. Burada su, elektrik ve diğer tüm konforları sağlanmış olarak normal hayatlarını yaşıyorlar. Çok hoşumuza gitti.
 Amsterdam öyle kocaman bir şehir değil. Nüfus yönünden kalabalık da değil. Tüm kalabalığı turistler oluşturuyor. Çok büyük olmadığı için her yere yaya olarak gidilebiliyor. Halkın yarısından fazlasının tercihi ise bisiklet. Burada bu kadar çok bisikleti böyle park etmiş görünce çok şaşırdım. Ki bu da kadraja sığan kısım...


Dam Square şehrin en büyük meydanı. 

Biz ordayken Kral gününden dolayı Dam Square de lunapark kurulmuş. Hayatta sevmediğim o korkunç aletlere binip eğleniyordu millet. Bol bol waffle, pamuk şekeri ve çikolatacı vardı. Çok kalabalıktı. Gittiğimizin ikinci günü alan boşaltıldı eski haline döndü. 


Amsterdam da harika yapılar var. Bu güzel bina da bir AVM ve içi de dışı gibi harika bir yapı.



Amsterdam da bir çok bit pazarı var. Çok ilgimi çekmediği için önceden bir hazırlık yapmadım bu konuda. Ancak yürüyüş sırasında karşımıza çıkan ve şehir merkezinde yer alan, pazar hariç her gün açık olan Waterlooplein bit pazarına görmüşken gezelim dedik. Gezdik baktık cazip gelen hiçbir şey olmadığı gibi fiyatlar da gayet yüksekti. Buradan sadece el yapımı tahta laleler aldık.


Birkaç tane fotoğraf çektim. Derken standların birinden bir hollandalı "Dont dont" diye fırladı, tabi çok şaşırdım. Fotoğraf çektiğim için sinirlendi. Neydi o kadar değerli olan bilemedim. Böylelikle zaten bize göre anlamı pek olmayan bit pazarından çıkışımız hızlandı. İşte kıymetli tezgahda ki paha biçilmez ürünler bunlar :)


Red light District ise hemen herkesin bildiği malum yer. Buranın hareketlenmesi için saatlerin biraz geçmesi gerekiyor. Biz saat dokuz civarı oradan geçerken kırmızı ışıklı camlı bölmelerde müşteri bekleyen kadınlar ve kalabalık turist güruhundan başka ilginç hiç birşey yoktu. Daha sonrada buradan çok geçtik, ama hiç bir taşkınlık yoktu. Uyuşturucunun serbest olduğu, hatta kullanımı için coffee shop denen yerlerin adım başı bulunduğu Amsterdam da tek bir olay görmedim. Eğlenen çoktu, ama herkes kendi halindeydi. Redlight da çift halinde gelen insanlar da vardı, tek erkekler de tek kızlar da. Yani herşey gayet doğal, insanlar çevreden bağımsız kendi halinde geziyor, eğleniyor. Biz de öyle yaptık...


Coffe shopların en ünlülerinden biri olan Bulldog:


Yeme içme konusunda seçenek boldu. Ancak en kalabalık ve her daim kapısında kuyruk olan yerler patatesçilerdi. Sadece patates kızartması satılan bu dükkanların en ünlüsü Manneken Pis. Küçük, orta, büyük olarak üç boy patates var. Üstüne isteyeceğiniz sosların her biri ayrı ücret. Ortalama 4€ civarında tutuyor. Çıtır çıtır ve çok lezzetli bu patatesin sırrını bilmiyorum. Bir tahminim var iki defa kızartıyorlar diye düşünüyorum. İşte bu patates Amsterdam da kaldığımız süre boyunca sık sık bize eşlik etti. Çünkü inanılmaz lezzetli ve yemesi çok zevkli.


Yemek için uzakdoğu, italyan, Türk, Arap ne ararsanız var. Biz bir çin lokantası bulduk. İki gün orada yedik. 


Ayak üstü atıştırmak isteyenler ve noodle sevenler Wok To Walk'u mutlaka denesin. Biz bayıldık.


Fotoğraftaki tavuklu ve teriyaki soslu noodle.



Çikolatacıları gitmeden önce zaten duymuştum Puccini Bonbons da ünlülerinden biri. İçeri girer girmez bir koku var ki anlatmam imkansız! Çikolatanın kokusu sarhoş ediyor resmen. Çeşit çeşit çikolata var. Hangisini seçeceğinizi seçmek çok zor. Biz tadımlık iki tane aldık. Güzeldi amma velakin çok pahalıydı.



Çiçek pazarı "Bloemenmarkt" ise gidilecekler listemizde başlardaydı. Burada yol boyu çiçekçiler var ve lale soğanı başta olmak üzere her tür çiçeğin tohumunu satıyorlar. İçerde harika çiçekler vardı. Laleye ölüp bitmem ama burda öyle renkleri vardı ki bayıldık.




Amsterdam da her yerde peynir satan yerleri göreceksiniz. Zaten Hollanda deyince inekler, süt ve peynir gelir akla. Bizde rastladığımız  dükkanlara girip bu muhteşem peynir çeşitlerini tattık. Her dükkanda her peynir çeşidinin önünde tadımlıklar duruyor tadıp beğendiğinizi alıyorsunuz. Tadım işi uzadıkça karnınız doymaya yakın bir hale geliyor, çünkü çeşit çok :) Benim favorim ise otlu ve sarımsaklı oldu. Peynir sarımsaklı olur mu demeden önce deneyin gerçekten harika :)


Bu peynircilerin bazılarında peynirin yapım aşamalarını da canlı olarak izleyebiliyorsunuz.



Rembrandtplein yani Rembrandt meydanı şehrin en güzel meydanların biri. Heykellerin önünde fotoğraf, kuşları besleme ve Öyküyü gezdirme derken burada epey kaldık. Etrafta çok güzel kafe ve restoranlar vardı. Gece çok daha güzeldir eminim. Ancak biz sabah dokuzdan akşam dokuza gezip, şehri gün içinde yaşamayı tercih ettiğimiz için gece hayatına pek giremiyoruz seyahatlerimizde. Bunun bebekle ilgisi yok, bebekden önce de böyleydi.





Şehri ne kadar gezseniz de kanal turunu ihmal etmeyin derim. Çünkü bu sayede Türkçe seçeneğinin de bulunduğu kulaklılardan bir çok bilgi alabiliyor ve şehri başka bir açıdan görebiliyorsunuz. Kanal turu 15€.



Bir saat süren kanal gezisi bizim için çok zevkliydi ama Öykütoş son on beş dakikayı zor geçirdi, önce geçen teknelere el sallayarak eğlendi, ama bitişe yakın artık sıkıntıdan patlamak üzereydi...


Hava açıksa muhteşem kareler yakalıyorsunuz. Çok güzel binalar var...




Üçüncü gün hava yine güneşli ve bu sefer çok daha ılıktı. Bugünkü ilk hedef Artis hayvanat bahçesi. Öykütoş ilk defa hayvanat bahçesine burada gitti, Ankara da yok çünkü!.. Giriş 21€.


Burası bir hayvanat bahçesinden çok daha fazlası. Nitekim içeri girdikten sonra çıkışımız akşamı buldu. Muhteşem bahçeler, sayısız hayvan, göletler, lale bahçeleri, çocuk bahçesi derken saatler su gibi akıp geçiyor. Şu güzelliğe bakar mısınız? Herkes bahçelerde geziyor, ancak tek bir koparılmış çiçek yok, yere atılmış çöp yok...







Bu şirin çiftlik evlerinin önünden ayrılamadım uzun süre.


Gördüğümüz tüm hayvanlar sağlıklı, pırıl pırıl ve kendi doğal yaşamına en uygun alanlarda mutlu mesut yaşıyordu. Zürafaları, filleri, zebraları karşısında gören Öykünün şaşkınlığı görülmeye değerdi. Buradan koyacağım fotolar gerçeğine göre çok çok sönük. Biz bu yaşımızda hayran kaldık hayvanat bahçesine.






Güzel fonlar bulunca bol bol fotoğraf çektim. Kütüğün güzelliğine hayran kaldım...



En son çocuk bahçesi ve kafe restoranın olduğu binaya doğru gittik. Bu parkın konsepti de çok hoşumuza gitti.


Sabah girdiğimiz hayvanat bahçesinden akşam zor çıktık. Ve daha da kalsak hiç canımız sıkılmadan kalırdık yani. O kadar güzeldi işte. 


Amsterdam dan günübirlik Volendam ve Utrehct gezilerimizi de başka bir yazıda yazacağım. Bizim gözümüzden Amsterdam böyle. Nasıl beğendiniz mi oraları :) Umarım okuyanların hoşuna gidecek, gitmek isteyenlerin de işine yarayacaktır bu yazım. 
Sevgilerimle...



Blogger tarafından desteklenmektedir.