Featured

15/slider/custom

Bir Kemoterapi Hikayesi...

Pazar, Nisan 21, 2019
Öncelikle şunu söyleyeyim, kemoterapi sürecimi tam bir yıl önce yaşadım. Ancak neden bu kadar bekledim bilemiyorum yazmak için. Ancak yazabildim diyelim, umarım aynı durumda olanlara yardımcı olur bu satırlar, bilin ki herşey insan için ve herşey geçiyor, sağlam durun. İşte benim hikayem, aynen olduğu gibi yazıyorum....

Kanser olma şoku, ameliyat stresi, ameliyat sonrası ağrılar derken hepsinin sonunda doktorum sonuçların iyi olduğunu, cerrahi sınırlarda kanserin temizlendiğini, yayılma görülmediğini ancak yaşımın genç olması sebebiyle koruyucu amaçlı 4 kür kemoterapi alacağı söyleyince içim kötü oldu. Evet biri küçük diğeri büyük iki ameliyat geçirmiştim, tedavinin büyük kısmını atlatmıştım ama işte bunlardan çok kemoterapi beni korkutuyordu. İstemiyordum!  Eşimin ve yakınlarımın dediği gibi en zorunu atlatmıştım, yayılma yoktu, sadece koruma amaçlı kemoterapi yapılacak ve bitecek gidecekti...Ama ben yine de korkuyordum, istemiyordum, gözümde büyüttükçe büyütüyordum bu kemoterapiyi. Düşünmekten karnıma ağrı girecek kadar takmıştım kafayı kemoterapiye, boş yere.

Okuduğum ve çevremden gördüğüm kadarıyla çok yan etkisi vardı, zor bir süreçti, çok kuvvetli ilaçlar olduğu için bir yandan iyileştirirken bir yandan da insanı halsiz ve zayıf bırakıyordu. Ama mecburdum seçenek yoktu, bu yapılacaktı. İlk seansa iki gün sonra geliyorsun deyince bir korku sardı beni. Ne olacağını bilmemek insanı çok geriyor. Kemoterapi hakkında okuduklarımın çoğu da oldukça sinir bozucuydu. Hatta bir kadın uzun bir yazı yazmış kemoterapi sonrası başına gelenlerle ilgili, aman Allahım iyice sinirim bozuldu. Oysa vücut olarak çok zayıf bir kadınmış, tedavi boyunca paket paket sigara içiyormuş bırakamamış ve kimbilir başka neler vardı etken. Ama işte onu da okuyunca iyice korkmaya başladım. Saçlarımın dökülecek olması ise sanırım  en üzüldüğüm nokta oldu. Hani kısa saç kullanan bir kadın olsam belki alışmak kolay olabilir ama yıllardır belime kadar olan saçlarımın olduğu gibi gidecek olması gerçekten beni çok üzdü. Ancak bu çok küçük bir detay aslında, sonuçta can bu, saç geri gelir uzar tedavi olamadıktan sonra saçı ne yapayım, bir de böyle düşünmek lazım. Nitekim bu düşünceyi kafama iyice yerleştirmeye çalıştım. İlk seansa eşimle gittik. Şansımıza tam kürü alacağım saatte o katta bir hasta vefat etti!.. Moralimiz yerlere düştü, ancak yine de toparlandık, girdik odaya. Hemşire geldi ve bize ilaçlarla ilgili genel bilgi verdi, kaç saat sürer, nasıl etkiler olur filan güzelce anlattı. Sonra damar yolunu açtı, ayaklarımı uzatmış halde koltukta kemoterapi seansı başladı. Öyle tedirgindim ki her an mide bulantısı başlayabilir, halsizleşebilirim diye tetikte bekledim. Ama hiçbir şey olmadı. İlacı alırken sadece boğazımda hafif yanma, burnumda biber gazı koklamış gibi bir etki oldu. Bu alerjik bir etkiymiş, nefes darlığı gibi birşey olmadığı için alerji iğnesi vurmadılar. İlaç bitene kadar herşey normaldi. Sadece damar yolundan dışarı biraz ilaç çıktı kolumun üstünde hafif şişlik oldu, bu şanssızlık dışında seans sırasında birşey yaşamadım. İğnenin oynanmaması için kolunuzu olabildiğince az hareket ettirmeniz gerekiyor, bunu da yaşayarak öğrenmiş oldum. İlk gün böyle geçti. Benim için zor olan kısım iki, üç ve dördüncü gün oldu. Mide bulantısı, hazımsızlık ve halsizlik oldu. Koku hassasiyeti yaşadım, ilk gün yediğim brokoliden midem bulandı bir daha aylarca yiyemedim mesela. Beşinci günden itibaren hissedilir bir şekilde kendime gelmeye başladım. Enerjim eski haline dönmeye başladı. Bir hafta sonrasında ise ufak tefek halsizlikler dışında çok daha iyiydim. Yani hiç kemoterapi almamış gibi sayılabilirdim. Kolumda damardan dışarı taşan ilaç alerji yaptı ve dermatoloğa gitmek durumunda kaldım. Merhemler verdi ve damarlara ultrasonla bakılmasını istedi. Damarda tahribat veya pıhtı var mı diye bakılmalı dendi. Ancak bir şey çıkmadı.

 İlk seans kemoterapi korktuğum kadar sancılı dayanılmaz bir süreç olmadı. Belki kalanlar daha iyi geçecektir diye kendi kendime moral veriyordum. Ama ancak artık o bilinmezlik bitti hiç değilse yaşanacakları biliyorum, gardımı aldım diye düşünüyordum. Nitekim her şey gibi kemoterapinin de bir sonu vardı. Başladı, ikinci, üçüncü derken son seans geldi. Tedavinin en korktuğum kısmı da öyle ya da böyle bitti. İlk gün hafif halsizlik dışında bir şey hissetmiyor, ikinci günden itibaren bulantı, koku hassasiyeti, halsizlik durumunu yoğun yaşıyordum. Dört gün sonra ise eski halime (koku hariç) yavaş yavaş geri dönüyordum.

Ve saçlarım... evet hepsi gitti... İlk seanstan tam on beş gün sonra banyoda yoğun bir dökülme farkettim, daha fazla beklemeden ertesi sabah saçımı kısacık kestik. Tabii ki çok üzüldüm, çok ağladım, ama bu aslında işin öyle küçük bir kısmıydı ki, neden beni bu kadar etkiledi bilmiyorum. Dökülme başlar başlamaz kesme işini halletmek en doğrusu. Daha sonrasında saçlar bloklar halinde elinize geliyor, en güzeli saçı sıfıra vurmak. Çünkü zaten dökülüyor. Ama döküldüğü gibi de yeniden uzuyor. Kemoterapi seansı bittikten iki üç hafta sonra da minik minik çıkmaya başlıyor. Daha gür ve daha kıvırcık olarak :) En son kaş ve kirpiklerim gitti benim. Kemoterapi bitmiş, üstünden bir hafta filan geçmişti ki kaşlarım son hız dökülmeye başladı, kirpiklerde arkasından. Kaşımı kalemle boyadım, gözlerime de kalem çektim filan o şekilde çok belli olmadı. Hatta beni instagramdan takip edenlerin çoğu anlamadı bile. Ama ben anlıyordum, kendimde olan biteni büyütüyor, bambaşka bir insana dönüştüğümü düşünüyordum. Tüm kemoterapi süreci boyunca ne yazık ki dört kilo aldım. Doktorun bana ilk dediği şey kilo almamamdı. Ama aldım, çok yemediğim halde ilaçların etkisiyle ödem oldu ve bu da kiloya dönüştü. Neyse ki o da dıştan anormal bir fark yaratmadı bende. Tedavi sonrası aylar sonra bile ödemi tam atamamıştım gerçi.

Kemoterapi olacak birileri bu yazıyı okuyorsa onlara sesleniyorum; kemoterapiyi gözünüzde çok büyütmeyin. Sonuç olarak ilaç tedavisi, evet çok güçlü ilaçlar ve evet yan etkileri var ama hiçbiri dayanılmayacak, ya da size büyük acılar verecek şekilde değil. Seanslardan sonra bir kaç gün dinlenmeniz şart ama sonrasında normal hayatınıza devam edebilirsiniz. Ben üç yaşındaki kızımla eskisi gibi yaşamaya, gezmeye, hastalık psikolojisine girmemeye gayret ettim, faydasını gördüm. Her zaman bitecek, geçecek herşey eski düzenine girecek diye motive etmeye çalıştım kendimi. Bazı günler yorgunluk olacak, halsizlik olacak, saçlarınız dökülecek evet, ama dünyanın sonu değil, yine geliyor, gayet gür şekilde çıkıyor merak etmeyin. Sadece moralinizi yüksek tutun, kendinizi bırakmayın. Saçınız dökülmeden bir peruk alın, gerçek saçınıza yakın birşey bulabilirseniz benim gibi hiç belli olmuyor. Ben gerçek insan saçından bir peruk aldım, alıp eve gittiğim gün ne eşim ne annemler hiçbiri peruk olduğunu anlamadı. Eğer peruk tercih etmezseniz renk renk bandanalar var, onları kullanabilirsiniz, size kalmış. Ben bu süreçte kendime bakmayı ihmal etmedim. Makyajımı yaptım, giyindim, gezdim, kendimi kapatmamaya çalıştım. Moralimin çok düştüğü ya da elimi kolumu kaldıramadığım günler de oldu, ailemin de desteğiyle o günleri aştım. Eşime sonsuz minnettarım, desteğini hiç unutamam. Annemin, babamın, kardeşimin yardımlarını hiç unutamam. Her zaman "geçecek" "bitecek" diye motive ettim kendimi. Geçti, bitti işte... Siz de iyi günlerin geleceğini düşünüp sağlam durun, bitecek...



Bir Meme Kanseri Hikayesi...

Cuma, Nisan 19, 2019
Yıllardır her yerde duyar, "meme kanseri" "erken teşhis" sözleri kulağımın içinde çınlar dururdu. Ara ara kendi kendimi kontrol edip herşey yolunda diye rahatlardım. Ne oldu, nasıl oldu, hangi zaman diliminde oldu hiç anlamadan bir baktım ki adını bile anmaktan imtina ettiğimiz o" kötü hastalık" beni de bulmuş... Oysa ne ailede genetik geçmiş var, ne erken adet var, ne stresli bir hayat tarzı, sadece geç doğum yaptım o kadar... Herhangi bir ilave risk faktörü olmasa da benim başıma geldi, meme kanseri oldum işte! Hiç beklemediğim bir anda gecenin bir vakti hafif bir ağrı ve elimi göğsüme atmamla başıma kaynar sular inmesi arasında sadece birkaç saniye vardı sanırım. Ok gibi yataktan fırlayıp banyoda kontrol ettiğimde elime gelen fındık büyüklüğünde bir sertlik vardı, o panikle tansiyonumun düştüğünü, buz gibi terlediğimi ve gözlerimin karardığını hatırlıyorum... Hemen internetten meme kanseri belirtilerine baktım, yarım saat okudum içim iyice karardı... Ağlayarak yatağa yattım, sabaha kadar uyku tutmadı. Sabah hemen eşimle paylaştım durumu. Tabii hiç beklemeden doktor ayarladık randevu aldık.

O hafta içinde yapılan ultrason ve mamografi sonucu temiz çıktı. Doktor mamografi sonucumun temiz olduğunu altı ay sonra kontrole geleceğimi söyledi. Ama bu kitle neydi? Tekrar bir muayene ve sonrasında doktorun "bu kitleyi lokal anestezi ile alalım, içimiz rahat etsin" demesiyle birkaç gün sonrasına ameliyat randevusu alındı. Benim başından beri içim hiç rahat değildi zaten. Nitekim parça alındı, patolojiye gitti ve sonuç meme ca! Detayı ise "duktal karsinoma" yani süt kanalları içinde gelişmiş tümör, meme kanseri... Sonucu almaya gittiğimiz gün başıma geleceği hissetmiş gibi huzursuzdum. Kendi doktorumu bulamadık ancak diğer doktorun "iyi huylu değil" demesiyle zaten elimiz ayağımız boşaldı. Genel cerrahi katında koltuklara Serhanla oturduk, o şok olmuş "bu sonucun doğru olduğu nerden belli, belki hatalıdır" filan diyordu bende "Öykü daha çok küçük" diyerek hüngür hüngür ağlıyordum. Eve gidene kadar arabada ağladım.... eve gidişimiz, annemin kapıyı açıp benim halimi görünce ağlamaya başlaması, babamın gözlerinin dolup kendini tutmaya çalışması, Öykü' nün herşeyden habersiz "yaşasın annem geldi" çığlıklarıyla içeri girdiğimiz o anları hiç unutamıyorum.

Tabi ne yerdeyiz ne gökte... Kanser başka hastalığa benzemiyor, her ne kadar herkes "artık çok yaygın grip nezle gibi oldu" deyip dursada hayır efendim, grip nezle gibi filan değil, kendi başına gelince dünyan yıkılıyor, herşey ters düz oluyor, net!.. O akşam sadece raporda yazan bir cümlelik teşhisi internetten araştırıp okuya okuya saatler geçirdik. Ailece öyle üzgün öyle moralsizdik ki anlatılır gibi değil.

Ertesi gün hastaneye gidip kendi doktorumla görüşmek için odasına girdik. Yanında ilk ameliyatıma da katılan başka bir cerrah, bir bayan intörn doktor ve biz... Doktorum gerçekten halden anlayan, hasta psikolojisine uygun davranan tecrübeli bir doktor. Bana vakit kaybetmeden PET denen testi yaptırmamı, ardındanda ameliyatla göğsümün temizlenmesi gerektiğini anlatmaya başladı. İlk önce sessizce dinlemeye çalıştım bir ara Serhanın yaşlı gözlerini görünce daha faza dayanamadım yine hüngür hüngür ağlamaya başladım. Hem tir tir titriyor hem de ağlıyordum, Serhan gelip sarıldı... Doktor anlatmaya devam etti, bitince o da gelip sarıldı, merak etmememi tedavisi olmayan bir durumda olmadığımı filan söyledi...Ama o dakikalar nasıl geçti bilmiyorum, çok zordu bunu duymak, kabullenmek... Kardeşim telefonla sormak için aradı durum ne diye, bilmiyordu son durumu, söyledim, karşılıklı ağlamaya başladık...konuşamadan kapattık telefonu...

Ertesi gün PET denen cihazda tarama yaptırmak için sabah sekizde Tunus caddesinde bir merkeze gittik. Bu MR benzeri bir alet ama başı ve sonu açık, kapalı değil. İşlemden önce ilaçlı bir su veriyorlar onu içiyorsun, sonra yine damardan nükleer bir sıvı enjekte edip içeri alıyorlar. Yarım saat filan sürüyor alet tüm vücudu tarıyor ve kanserli hücreleri tespit ediyor. Yayılma var mı yok mu bu şekilde saptanıyor. Bu testin sonucu ertesi gün çıktı. Çok şükür ki yayılma yokmuş. Üç gün sonrasına ikinci bir ameliyatla göğsün temizlenmesi kararı verildi, ameliyat günü belliydi, bu defa lokal değil genel anestezi ile göğsün bir kısmı alınarak yapılacak ameliyatla kanserli kısım temizlenecekti. O güne kadar zaten ayaklarım hissetmiyordu, kafam bir türlü toplanmıyordu. Sonunda ameliyat günü geldi. Bu defa daha uzun ve zor bir ameliyat olacağını bildiğim için yine stres ve korkudan titreyerek girdim ameliyathaneye... Kapıdan içeri girene kadar elimi bırakmayan Serhan, ben beklerken açılıp kapanan kapıdan yine bana el sallıyordu...Ama benden daha beter stresliydi, nitekim ben ameliyata girince dakikalarca göz yaşı dökmüş... Bende aynı gözyaşlarını ameliyat masasında oturur pozisyonda vücuduma doktorlarım tarafından kalemle işaretler çizgiler çizilir, kendi aralarında istişare yapılırken akıtıyordum... Ameliyatımda estetik cerrah da vardı, nerden kesilecek vs detayları estetik cerrah anlattı. Az sonra masaya yatışım, başımın üstünden gözlerime bakıp "ben anestezi uzmanıyım, hatırladınız mı dün konuşmuştuk" diyen adam, koluma bir iğne enjekte ederken "korkmayın uyuyacaksınız hiçbir acı olmayacak" diyen kadın ve burnuma dayadıkları aletten çekebildiğim ikinci nefes sonrası bir uçurumdan kayıp gidişim...

Ameliyat sonrası haliyle yorgun bir şekilde yarı uyur uyanık vaziyette saatler geçti. Ameliyat yeri ve dikişlerde ağrı vardı ama çok değil. Sadece kolumu oynatamıyordum. Ameliyatta kol altımdan sadece bir tane lenf alınıp boyalı sıvı verilerek bakılmış ve lenflere sıçramadığı anlaşılmış. Eğer sıçrama olsaydı lenflerin tümü temizlenecekti bu da çok daha zahmetli olacaktı. Hastenede üç gün kaldık ve taburcu olduk. Dikişlerim bir hafta içinde epey iyileşti, iki hafta sonra nerdeyse tamamen iyileşmişti diyebilirim. Ameliyat sonrası reseptörlere bakılacak ve bunun sonucu 15 gün sonra çıkacaktı, çıkan sonuca göre ek tedavilere karar verilecekti. Ek tedavi dediğim kemoterapi. Yani benim ameliyattan bile daha çok korktuğum şey... O sonuçlar gecikmeli olarak çıktı, hemen onkologdan randevu aldık ve duymaktan korktuğum şeyi duydum... Sonuçlarım çok iyiydi, riskim çok azdı, ama yaşım genç olduğu için az da olsa risk almamak, kanseri tamamen yok etmek için kemoterapi şarttı! Dört kür kemoterapi, ardından radyoterapi yapılacak sonrasında ilaç tedavisi ile devam edecekti. İnsanın hep korktuğu başına gelir değil mi, ya hissederiz, ya da düşünerek kendimize çekeriz... Benim de korktuğum başıma gelmişti. Çok zor bir süreç olduğunu bildiğim kemoterapi vakit geçirilmeden başlayacaktı, hemen iki gün sonrasında... Artık yeni bir süreç beni bekliyordu ve ne olursa olsun cesur olmam gerektiğini biliyordum. Hep derim "başa gelen çekilir" ben de hemen kendimi hazırlamaya, neler olacağıyla ve benim ne yapacağımla ilgili araştırmalara başladım. Bu süreci başka bir yazıda detaylı yazacağım...

Okuduğum yazılardan birinde geçen şu söz hep aklımda "kimse kanserden muaf değildir". Evet hepimiz risk altındayız. En büyük sebep ise kadın olmak. Başka bir sebep olmaksızın kadın olmak meme kanserine aday olmak demek yazık ki. Yapacağımız ilk şey her adet dönemi sonrası mutlaka kendimizi elle kontrol etmek. Biliyorum başa gelmeden bunları okumak masal gibi geliyor, her ne kadar ay ne korkunç, tüh vah desek de hakkıyla kontrol etmiyoruz kendimizi. Hep başkalarına olur ya...Ama öyle olmayabiliyor işte. Mutlaka kendi kendimizi düzenli kontrol etmeli, 30 lu yaşlardaysak  her yıl meme ultrasonu, 40 yaşını geçmişsek mamografi ile kontrol ettirmeliyiz. Yani oturup onun bize kendini hissettirmesini beklersek iş işten geçebiliyor. Umarım bunu okuyan meme ca hastaları yalnız olmadıklarını hisseder, sağlıklı olanlar bu yazıyla "kontrol etmeliyim"i aklından geçirir. Kimse bu hastalığa yakalanmasın diyeceğim ama o da imkansız zira yukarı doğru artan bir grafikle dolu dizgin gidiyor bu hastalık... Ama tedavisi var, önemli olan erken tanı... Ben bu yazıyı paylaşmak için bir sene bekledim. Neden bilmem yeniden yaşamak gibi oluyordu belki yazmak. Ama sonunda dedim ki hayatta herşey oluyor ve bunu yaşayan başka kadınlar da var. Onlardan mutlaka bu satırları okuyanlar olacak, herşeyin olabileceğini ve sonunda eski günlere dönülebileceğini bilsinler istiyorum. O yüzden her şeyi yazdım, evet zor, ama sonunda bitiyor, önemli olan da bu değil mi?... Hayattaki en büyük servetimiz sağlığımız, eğer bu hastalıkla mücadele ediyorsanız sağlam durun diyorum, sağlıklı iseniz uyanık olun kontrol edin diyorum, son olarak herkese sağlıklı bir hayat diliyorum...




Tatlı Telaşlar

Salı, Nisan 09, 2019
Yılın bu zamanı gelince aklıma hep yıllar evvel isteme günümüz aklıma gelir. Nisan ayı o yüzden benim için çok özeldir. Sanırım çoğu kadın da bu özel günü hep hafızasında canlı tutar. O bekleyiş, o heyecan, kahve yapma, ikram etme filan derken nasıl da güzel bir telaştır bu değil mi? Kız tarafı için ayrı, erkek tarafı için ayrı bir heyecan olan kız isteme olayı en önemli günlerden biri hiç şüphesiz. Elbette bu güzel gün için bir ön hazırlık şart değil mi? Kız isteme deyince aklımıza ilk gelen elbette çiçek ve çikolata oluyor. Damat adayının eline alıp sevdiği kızı istemeye gelirken getirdiği söz çikolataları elbette çok özenle, itinayla seçilmeli diye düşünüyorum. Özel hazırlanmış çikolataların gondol ya da tepsi içinde güzel bir sunumla paketlenmesi adettendir. Aileler için çok büyük önemi olan bu ilk buluşmada ilk intiba için detaylara çok dikkat edilmeli, şık, özenli ve zevkli seçimler yapılmalı. Söz günü giyilecek giysilerle renk uyumu olan ürünler de seçilebilir. Peki söz çikolatamızı nereden alabiliriz dediğini duyar gibiyi :) Her zevke ve her bütçeye göre sayısız ürünün olduğu çok güzel bir site var size tavsiye edeceğim: Tatlistan 

Sayfaya girip incelediğimde pek çok çeşidin olduğunu, zevkli tasarımla paketlenmiş söz çikolatalarını ve uygun fiyatları görünce sizlerle de paylaşmak istedim. Bu güzel işlerin içinde olan hem cinslerime ve damat adaylarına fikir olsun. Sizin için birkaç tane  örnek seçtim. Soft renkleri sevenler için bu gri-somon paketli çikolata şahane bir alternatif:



Son dönemde çok trend olan vintage detaylar ise benim de ilgi alanımda. İşte o vintage esintili çikolatalar da burada. Bu tarz seviyorsanız başka çeşitler de mevcut.


Ve biraz daha parlamayı sevenlerdenseniz bu taşlı paketler tam size uygun. Gümüş ve parlak taşın uyumu ne şık değil mi? Biraz ışıldamaktan kim hoşlanmaz ki :)


Diğer seçenekler ve detaylı bilgi için siteye buyurun: Tatlistan 
Sevgilerimle...



Adana Portakal Çiçeği Festivali

Pazartesi, Nisan 08, 2019
2012 yılından beri kutlanan Adana Portakal Çiçeği Festivalinin 7. si bu yıl da coşku ve neşe ile geçti. Biz de ikinci kez gittiğimiz bu festivalde gerçekten çok iyi vakit geçiriyor, hem eğleniyor, hem de şehri gezip Adana lezzetlerini tadıp dönüyoruz. Anne tarafından Adanalı olduğum için buralar bana yabancı değil. O portakal çiçeği kokusunu hiçbir çiçek kokusuna değişmem. Şehre girer girmez ilk yapacağınız iş o muhteşem portakal çiçeği kokusunu içinize çekmek olsun :) Öğlen saatlerinden itibaren portakal çiçeği kokusu yerini kebap kokusuna bırakıyor ki, iddia ederim hiçbir yerde kebap böyle güzel ko-ka-maz! Her yıl biraz daha kalabalıklaşan ve çok daha renkli hale gelen bu festival diğer şehirlere de örnek olmalı bence. Hatta ilk sırayı Ankara alsın ve en acilinden şu gri şehiri renklendirecek bir festival bulunsun :) 


Adana şehir olarak da güzel geliyor bana. Park, bahçe ve yeşil alanları bol. Ayrıca insanları çok cana yakın ve tok gözlü. Seviyorum yani merkez :)  Siz de giderseniz festival alanı dışında da gezmeyi ihmal etmeyin. Aşağıdaki fotoğraf tarihi Taş Köprü üstünde çekildi, arkadaki camii ise Sabancı Camii.


Ve işte meşhur Taş köprü...


Burası da tarihi Kazancılar Çarşısı. Burada mutlaka şalgam için, bardakta Adana şalgamının tadına varın, hatta içine havucunu da koydurmayı unutmayın.


Bu yıl da festivalin pek çok sponsoru vardı. Toyota da onlardan biriydi. Saman balyaları ve King Kong figürü ile çok ilgi çeken güzel bir stand kurmuştu Toyota. Biz de elbette fotoğrafsız geçmedik :)


Aşağıdaki kare ise festival kortejinden. Kortejde özel tasarım kostümlü kızlar mı ararsın, fanatik taraftar grupları mı dersin, Türk Kızılayı, Lösev, özel kolejler, halk oyunları, bando mehter takımı, palyaço ve jonglörler ne ararsan var, yok yok...



Ve festival boyunca sayısız satış standından şehre özgü turunç ve portakal reçeli, çiçekli festival taçları, el yapımı çanta, süs eşyası, yiyecek ve daha bir çok şeyi satın alabilirsiniz. Peki bu hengamede acıktık ne yiyelim diyenler için de her taraf sayısız alternatif ile dolu ancak gelmişken adana kebap yemeden dönülmez. Biz festival alanında acıkınca hemen birer adana dürüm kaptık :)


Ama nerdeyse adana kebaptan bile daha popüler olan birşey varsa o da muzlu süttür. Onu da Kazım Büfe de içeceksiniz. Büyük mikserlerde üç beş dakika muz, krema, buz parçaları ile çekilen muzlu sütü içince bir daha başka yerde asla içemezsiniz zaten. Önü her daim kalabalık olan Kazım Büfe festivalde iyice izdiham oluyor maalesef. Ama olsun yine de ordan alın :) Ayrıca tost çeşitleri de var gayet de başarılı, Öykü' nün elinde kaşarlısını görüyorsunuz :)


Akşam oldu acıktık deyince de soluğu şırdan ve kelle paçacı da aldık. Ben bu lezzetleri seviyorum, ama Adana' da... Kesinlikle yemek işinde Adana ışık yılı önde. Kelle paçayı ise kesinlikle Kuruköprü Paça salonunda içmelisiniz. Başka yerlerde de yedim, hepsi de Ankara'daki lerden çok çok iyi ama bu Kuruköprü olayı bambaşka! Onun lezzetini hiçbir yerde bulamadım desem yalan olmaz. Şırdan ise görsel olarak özellikle kadınların sevmediği ancak lezzet olarak şahane bir yerel yemek. Bence kesinlikle tadına bakılmalı. Kokoreç yiyen insanın ben şırdan yemem demesi de garip geliyor, bu da koyunun midesi ile bağırsağının küçük bir kısmı sonuçta. Neyse gelelim şırdancı tavsiyeme, eğer tatmak isterim derseniz Şırdancı Bedo gayet nefis. Öykü de mercimek çorbası içti orada o da çok lezzetliydi. 


Adana kebap ve kaburga için ise Kaburgacı Yaşar'ı tavsiye ederim. Biz ciğer, kuşbaşı kebap yedik salataları, şalgamı da etleri de harikaydı. Ayrıca çocuk oyun alanı olması artı puan. 
İşte bu yıl da Adana macerası böyle geçti, oradan da Mersin ve Tarsus' a geçtik. Onu da başka yazıda anlatayım. Sizden ricam bu şahane festivale ve güzel şehire mutlaka gidin. Hem gezin hem de nefis Adana lezzetlerini tadın...
Sevgilerimle...













Siyah Elbise, Kırmızı Şapka

Pazartesi, Nisan 01, 2019
Hayatta en önemli şey niyet... Her şey niyet etmekle başlıyor, önce niyetleniyor, sonra çabalıyor ve en sonunda başarıya ulaşıyoruz. Belki arada hayal kırıklıkları, olumsuzluklar oluyor ancak bilmeliyiz ki kim sabırla aynı yolda ilerlemeye devam ederse mutlaka yolun sonu hayırlara çıkacaktır. Yaşam koçluğu sertifikamı aldığımdan beri hayata daha farklı bakmaya başladım. Artık imkansız diye bir şeyin olmadığını gayet iyi biliyorum :) Gelelim kombine... Elbise kruvaze gelen, belden kuşaklı, siyah kendinden desenli her dolapta mutlaka bulunması gereken joker parçalardan. Öyle sade ve şık ki ister böyle stiletto ister çizme, ister babet ile neyle giyersen giy ve çık! Ve daha zayıf gösteren stil önerisi olarak çok kalın beliniz yoksa bu şekilde kruvaze elbiselerin bir bedene yakın zayıf gösterdiğini söyleyebilirim. Ben bu modeli çok seviyorum. Renkler ise beraber kullanmayı en çok sevdiğim siyah ve kırmızı. Bu ikili siyah beyaz kadar güzeldir gözümde.


Elbisenin sadeliğini kırmak ve parizyen bir hava yaratmak için kırmızı şapka kullandım. Ve çok sevdim. Ayakkabı olarak da kırmızı ve siyah ile en uygun tay tüyü leopar diye düşündüm.




İnstagramda yayınladığımda çok sevilen bu kombini umarım siz de sevdiniz. Bu tip elbiseleri böyle şapka ile kombinleme fikri size de ilham olsun :)

Elbise: Mango
Ayakkabı:  Lovelywholesale 
Fotoğraflar: LittleDreamers Studio






Beyaz Vintage Elbise

Cumartesi, Mart 30, 2019
Bahar geldiyse yaz da yakındır değil mi :) Modası asla geçmeyen güpür/fisto kumaşlar bahara ve yaza ne kadar da yakışıyor...Evet hava hala tam ısınmadı bu elbiseler için ama biz şimdiden gardıropları sezona hazırlayalım ne dersiniz? Beyaz elbise alırken özellikle dantel, güpür ya da fisto kumaşlar gözüme daha hoş görünüyor. Bu elbise ise kumaşının yanı sıra vintage esintili yakası ve en sevdiğim kol boyu olan "fakir kol" modeliyle gerçekten çok severek yıllarca giyeceğim bir elbise olacak eminim. Vintage elbise sevenlerdenseniz siz de bu elbiseyi Shein den mutlaka inceleyin. Ancak beyaz elbisenin biraz kilolu gösterdiği gerçeğini unutmayıp mutlaka vücut şeklimize göre bir model seçelim. Daha zayıf gösteren stil önerileri yazım için buraya tıklayabilirsiniz. Haydi şimdi bakalım beyaz elbiseli fotoğraflarıma :)


Bu harika fotoğraflar ise sevgili arkadaşım Merve' nin sahibi olduğu Little Dreamers Studio da çekildi.





Elbise: SHEIN

Şimdi gelelim güzel habere; eğer siz de Shein den alışveriş yapmaya karar verirseniz 4 Nisan'a kadar yapacağınız alışverişlerde %15 indirim kodunuz shsale530
Bu fırsatı kaçırmayın bence...

Here's the new code for the spring sale : shsale530 (15% off any purchase, valid today - 4.14 )

Sevgilerimle...


Blogger tarafından desteklenmektedir.