Lizbon Seyahati 1. Bölüm

Yeniden bir seyahat yazısı için oturdum bilgisayar başına. Diğer yazıları daha kısa sürelerde yazıp yayına hazır hale getirirken seyahat yazılarına başlamak bile zor oluyor. Çünkü özenerek, doğru düzgün yazmak, okuyanların gözünde oraları canlandırmak ve gidecek olanlara doğru bilgiler aktarmak istiyorum. Fotoğrafların en iyilerini seçmeye çalışıyorum, detayları atlamamaya çalışıyorum. Bu yüzden uzun sürüyor. Umarım bu konuda başarılı oluyorumdur sizlerin gözünde. Gelelim senenin son seyahati Portekiz'in başkenti Lizbon'a... Madrid için de son seyahat demiştim ama bir sürprizle Lizbon'u da 2016 ya sığdırmayı başardık çok şükür. Buraya hiçbir beklentim olmadan gittim. Çünkü Lizbon hiçbir zaman gezmeyi hayal ettiğim bir yer olmadı. Ama Lizbon beni çok şaşırttı, o kadar beğendik ki son gün hiç değilse bir gün daha kalabilseydik diye üzülürken buldum kendimi.


Lizbon İstanbul arası beş saat sürüyor. Saat farkı ise üç, bizden üç saat gerideler. Uçuşumuzu THY ile yapıyoruz ve oranın saatiyle 15.30 da Lizbon'a iniyoruz.


Yolculuk güzel geçti. Üçlü koltuk bizimdi, Öykü kalkışta uyudu, yemek yedik, derken uyandı sonrasında biraz uğraştık ama hakkını yemeyelim beş saat uçak yolculuğu için hiç fena değildi Öykütoş (maşallah :)


Uçaktan inişte hava alanı içinden metroya bindik tek kişi tek gidiş 1.90 €. Metrodan inice üç dakikalık yürüyüşten sonra kalacağımız Hotel Principe Lisboa'ya vardık. Aslında üç dakika bile yürümek gerekmiyormuş otelin tam karşısından çıkışı varmış metronun. Şu ana kadar yurtdışında kaldığımız en ama en metroya yakın otel burası oldu. Üç yıldızlı olmasına rağmen konfor açısından herhangi bir eksiği olmayan, gayet temiz, odası geniş, bebek yatağı olan, kahvaltısı düzgün, hem metronun dibinde hem de sessiz bir caddede olan otelden gayet memnun kaldık. Eğer Lizbon'a gidecekseniz, orta halli ancak düzgün bir otel bakıyorsanız burayı tavsiye ediyorum.



Otelin çok yakınında El Corte İgles adlı bir AVM vardı.


Kaldığımız süre boyunca su, içecek, çikolata, ıvır zıvır alışverişlerini buranın marketinden yaptık. Beş altı tane de restoran var içinde ilk akşam orada yedik yorgunluktan yemeğin ne olduğunu bile unutmuşum :) Çorba, karidesli krep ve içecekten oluşan menü ilk günün yemeği oldu. Fiyatı 8€.


Üç saatlik fark, beş saatlik uçuş derken Öykü başta olmak üzere pert olmuşuz. O akşam kısa bir AVM turu ve yemekten sonra doğru otelin yolunu tuttuk. Gece Öykü uyuyamadı, sabah da erken kalktı, ama olsun Portekizdeyiz, keyfimizi hiç birşey bozamazzzz :) Sabah 6 da kalktık. Hava karanlıktı ancak 7 den sonra aydınlanmaya başladı. Ama Kasım ayına göre hava oldukça yumuşaktı. Kahvaltı sonrası gezmeye ilk olarak en uzak yerden başlayalım ki sonradan araya kaynamasın diye Sintra'ya gitmeye karar verdik. 

SİNTRA 

Sintra Lizbon'a bağlı bir yerleşim yeri. Adını, etrafını çevreleyen Sintra dağlarından alıyor. Lizbon'a trenle kırk dakika uzaklıkta olan Sintra oldukça turistik bir yer. Pena sarayı çok ünlü, ayrıca oradan da kırk dakikalık mesafede olan Avrupanın en batı noktası olan Cabo Da Roca'ya gidip orada bulunduğumuza dair hatıra sertifika almak niyetindeyiz. Ancak tek güne sığacak mı, bebekle nasıl olacak? Çok mu yoruluruz bilmiyoruz. Sintra için tren Rossio Tren Garından kalkıyor. Buradan sadece Sintra treni kalkıyor zaten. On dakikada bir tren var, önceden bilet peşine düşmeyin boşuna. Kırk dakika sonunda da son durak olan Sintra'ya varıyorsunuz. Elinizdeki tren bileti ile tüm gün şehirdeki otobüsleri kullanabiliyorsunuz. Sintra garı demir bir kapı ile ufak bir salondan ibaret. Çıkar çıkmaz elinde şehir haritasıyla bekleyen rehberler atlıyor üstünüze gezdirelim şeklinde. Ama buna gerek yok. Kendi kendinize gayet rahat gezebilirsiniz. Hava Kasım ayında olmamıza rağmen 20 dereceydi. İnce bir mont fazlasıyla yetti. Yürümeye başladık ve 15 dakika sonunda meydana vardık. Meydana giden yol boyunca belki yüz tane fotoğraf çekmişizdir. Sağlı sollu devasa ağaçlar, çeşit çeşit bitkiler ve orjinal heykellerle süslü bu yolda az bile fotoğraf çekmişiz diyorum şimdi. Çok güzeldi, çok huzurluydu...




İlk olarak Pena Sarayına (Palacio Pena) gitmek üzere 434 nolu otobüse biniyoruz. Sintra oldukça kalabalık, turist dolu. Otobüsler de öyle tabi. Oturacak yer yoktu, ayakta 15 dakika sürdü yolculuk. Pena sarayına giden yol ise daracık, keskin virajlı bir orman yolu. Sağı solu yemyeşil ağaçlar içinde minicik yolda koca otobüs gayet ustalıkla kıvrıla kıvrıla, hızla ilerliyor. Bazı virajlar öyle keskin ki, otobüs iki üç hamle yapıp öyle dönebiliyor. Ben böyle dar otobüs yolu, böyle de hızlı soförler görmedim :) 15 dakika sonra Pena sarayına varıyoruz. Girişte bilet kuyruğunda on dakika daha bekleyip içeri giriyoruz. Bileti alırken 3€ daha verirseniz saraya çıkan yokuşu yaya değil shuttlelarla çıkabilirsiniz. Yol uzun ve çok yokuş o nedenle bu seçeneği es geçmeyin. Hele çoluk cocuk varsa hiç düşünmeyin. Shuttle beş dakika sonra sarayın kapısında indiriyor. 

PENA SARAYI (Palacio Pena)

Pena Sarayı gördüğüm en ilginç saray olabilir. Burası sarı, kırmızı, lila renklere boyanmış, bazı yerleri işlemeli, bazı yerleri oymalı,  karman çorman bir mimariye sahip ve bu karışıklığa rağmen kendine has bir tarzı olan göze hoş görünen bir yapı. Uzaktan renkli bir pastaya benziyor.




Pena Sarayı (Palacio Pena) muhteşem bir parkın içinde. Bu parkta dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiş özel bitkilerin yetiştirilmesiyle yemyeşil ve göz alıcı bir bahçe oluşturulmuş. Bahçenin bitimi ise göz alabildiğine okyanus manzarası.



Burası kraliyet ailesinin yazlık sarayı olarak bir ortaçağ manastırının üstüne inşa edilmiş. İlginç mimarisi, muazzam bahçesi ve eşi zor bulunur manzarasıyla Pena Sarayı UNESCO Dünya mirası listesine girmiş haklı olarak. 




Pena Sarayında fotoğraflar videolar çekiyoruz ve aynı gün içinde başka bir rotaya, Avrupa'nın en batı ucuna yani Cabo Da Roca'ya gitmek üzere saraydan ayrılıyoruz. Geldiğimiz shuttle ile aşağı iniyoruz ordan da aynı otobüsle şehir merkezine yollanıyoruz. 


CABO DA ROCA

Sintra merkezden 403 nolu otobüsle Avrupa'nın en batısına doğru yola koyuluyoruz. Tam 40 dakika sonra varıyoruz. Otobüs yolculuğu çok güzel geçiyor çünkü yol harika. Sağlı sollu yazlık evler, çiçekli, yeşili bol bahçeler...İnince bizi anormal bir esinti karşılıyor. Aslında hava harika, güneş de var ama öyle bir rüzgar esiyor ki saç baş, kılık kıyafet, maaile uçuşuyoruz :)




Burada ufak bir turizm bürosu var, otobüsten iner inmez görüyorsunuz. İşte o bürodan Avrupa'nın en batısına ayak bastığınıza dair hatıra mahiyetinde bir sertifika alabiliyorsunuz. Fiyatı 11€.


Biz de Bayrak Ailesi adına aldık sertifikamızı :) 


Burada gözün alabildiğine okyanus manzarası, masmavi gökyüzü ve deniz feneri harika bir görüntü oluşturuyor. 






Öykü pusetin rüzgarlığını takmayı reddediyor, o da kalkıp gezmek, poz vermek filan istiyor. Ama öyle çok esiyor ki iki üç fotodan sonra çocuğu kaptığımız gibi turizm bürosuna kaçıyoruz. Burada yapılacak başka bir aktivite olmadığından ilk otobüsle geri dönmek üzere yola çıkıyoruz. Her 20 dakikada bir otobüs olduğundan bekleme diye birşey olmuyor. İnternette bazı yazılarda öğleden sonra seferlerin azaldığı filan yazıyor. Böyle birşey yok, biz öğleden sonra gittik, şoföre özellikle sorduk, 20 dakikada bir araç var.

Sintra merkeze varınca artık açlıktan ölmeye yakın hale geldiğimiz anlayıp yemek için bakınıyoruz. Burada çok restoran yok, Pizza Hut çıkıyor karşımıza kader buymuş deyip dalıyoruz. İki kişi 28€ burada pizzanın ücreti. Gördüğünüz gibi tek acıkan biz değiliz, Öykü beklerken fotoğraftaki pizzayı çatallıyor :)))


Sintra magnetlerini de aldıktan sonra o günkü tüm planları eksiksiz yerine getirmiş olmanın haklı gururuyla Lizbon trenine biniyoruz....Kırk dakika sonra Rossio tren garında iniyoruz...


Lizbon'a varınca o yorgunluktan sonra yapılacak tek ve en doğru şey otele gidip dinlenmek değil mi? Biz bunu yapmayıp son bir tur atalım diye merkezdeki caddelere doğru yollanıyoruz. Akşam ışıklar yanınca şehir çok daha hoş tabi. Yılbaşı arifesinde olunca her taraf süslenmiş, daha bir güzel.


Tam cadde üstünde ışıl ışıl bir dükkan görüyoruz. Hemen koşup giriyoruz merakla. Burası sadece sardalye konservesi satan bir yer. Başka hiçbir şey yok! Ama içeriye bir atlı karınca, avizeler, müzik, özel kıyafetli görevliler filan derken bambaşka bir hava vermişler. Sanki sardalyeci değil de çok özel bir şeyler varmış gibi.




Sardalye kutularının üstünde tarihler var 2016, 2015 filan gibi, hangisini isterseniz onu alabiliyorsunuz tanesi 5€. 




Adamların olayı bu yani. Bir kutu balık satıyorlar, ama muazzam bir dükkan dizayn etmişler :) Bayıldık, çıkmak istemedik.... Buradan sonra şansımızı daha fazla zorlamadan otelin yolunu tutuyoruz ki yarına bol bol gezebilecek enerijimiz kalsın :)


11 yorum:

  1. Oh, Lisbon! <3 I've been there twice and actually I'm planning to go back this spring :) I enjoyed seeing your photos and your cute family :) Wonderful post! Thank you for sharing :) Kiss

    fashionabejita.blogspot.com

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Yes dear ı love there so much! Lisbon is an amazing city...We want to go there one more time :) thanks for your nice comment :)
      kisses :)

      Sil
  2. En çok seyahat yazılarınızı okumayı seviyorum. Öyle güzel yazıyorsunuz ki oraya gitmiş gibi oluyorum. Bu arada maşallah Öykütoş'a. O da anne ve babası gibi gezgin olacak :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ah şu yorum öyle değerli öyle değerli ki...anlatamam...En mutlu olduğum zamanlar seyahat yazılarımın beğenildiği ve böyle yorumlar aldığım zamanlar. Çok çok teşekkür ederim inşallah nice gezileri sizlere aktarmak dileğiyle :) sevgiler...

      Sil
  3. çok beğendim fotoğrafları ne güzel ailece gezmeniz :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ediyorum çok mutlu oldum :) Ailece gezmekten başka gezmemiz yok, başka türlüsü zevkli olmuyor, sevgiler :)

      Sil
  4. üzerinde tarih olan kutulara bayıldım.Bizim buralarda olsa hepsi birbirine karışır.2011 2015 in içinden çıkar

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. ::::)))) hahahaaa valla çok güldüm, harika bir tespit :) Burada ise tam tersi jilet gibiydi, o kalabalığa rağmen! Çok cici bir dükkandı...

      Sil
  5. Lizbonda daha evvel bulunma şansım olmadı,merak ettiğim bir yerdi.Şuanda yazı ve resimlerle kanaatim oluştu bile :) Sevgiler..

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ah ne güzel! fikir verebildiğime çok sevindim. Ancak mutlaka gidilmesi gereken bir yer, en kısa zamanda gidersiniz umarım :) sevgiler...

      Sil
  6. En çok görmek istediğim şehirlerden biri. Sırası gelmedi henüz:)
    Mutlu, keyifli, sağlıklı, bol seyahatli yıllar diliyorum sevgili Ebru...

    YanıtlayınSil

Yorumlarınızı benimle paylaşmak ister misiniz?

Blogger tarafından desteklenmektedir.