ispanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ispanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Toledo Seyahat Notları

Çarşamba, Kasım 23, 2016

Madrid yazılarımın ilkini buradan ikincisini buradan okuyabilirsiniz. Madrid e gelmeden önce planlarımızda yarım saat uzaklıktaki Toledo şehrine uğramak da vardı. Plana sadık kaldık ve ertesi gün için tren biletimizi almak üzere tren garına gittik. Madrid tren garı mutlaka görmeniz gereken bir yer aman diyim not alın :) Garın adı Atocha. İçine girince çok şaşıracaksınız bizim gibi. Çünkü dıştan güzel, hoş bir bina... 


Ancak esas sürpriz içerde, girince yemyeşil mini bir ormanla karşılaşıyorsunuz. Garın tam orta yerine tropikal bitkilerin bulunduğu harika bir botanik bahçesi yapılmış. Bahçenin önünde havuz ve havuzun içinde de yüzlerce irili ufaklı kaplumbağa var. Öykü görünce çıldırdı. 





Bu bahçenin yan tarafına ise uzakdoğu ürünleri fuarı kurulmuştu. Onu da gezdik. Hiç böyle bir tren garı görmemiştik. Çok hoşumuza gitti.


Toledo ya gideceğimiz sabah kahvaltımızı garın içindeki cafelerden birinde yapmaya karar verdik. Burada yediğimiz sandviçler gayet lezzetliydi fiyatı 2.5 € ve oldukça doyurucu. Tren bileti fiyatı ise 17€. Tren öncesi Öykütoşun alt değiştirme işi için bebek odası aradık. Buradaki aile odasının içini harika dekore etmişler. Duvarda kocaman bir maymun yavrusu fotoğrafı var. Ayrıca tavanda ışıl ışıl bir disko topu :) Alt değiştirirken mızıkçılık yapan Öykü tavandaki ışıklı topla maymunun hatırına hiç sesini çıkarmadı. Bu detay bizim gibi bebekli gezenler için :)

Toledo Madrid'e hızlı trenle yarım saat uzaklıkta ve tren son derece konforlu, sessiz, hızlı, bir anda kendinizi Toledo'da buluyorsunuz zaten. Yolculuk bitip de Toledo'ya varınca yine şahane bir tren garına geldiğimizi gördük. Dışı dantel gibi işlenmiş otantik görünümlü, içi de yine aynı tarz da tarihi ve çok şık bir bina.





Hemen ilk girişte yer alan information center dan aldığımız bilgiyle şehrin çok yokuş olduğu, yaya gezilmesinin mümkün olmadığı ve hop on hop off otobüsle gezmenin en iyi alternatif olduğunu anladık. Otobüsün kişi başı fiyatı 10€. Şehri in/bin yapıp geziyor, geri dönerken de yine aynı otobüsü kullanabiliyorsunuz. Hemen atladık merak ve heyecanla otobüsümüze. Gerçekten ilk andan itibaren yokuş çıkmaya başladık. Bu şehir tam yüksek yüksek tepelere kurulmuş :) Burada bebek arabasıyla filan yaya gezmek imkansız. Otobüse bindik, merkeze varmamız 15 dakika sürdü. Giderken şoför yolda iki defa  fotoğraf çekip manzaraya bakmamız için durdu.


Toledo İspanyanın Madrid den önceki başkentiymiş. Yunan kökenli Toledo şehri geçmiş zamanlarda bir müddet müslümanların egemenliğine de girmiş. Toledo dört asır boyunca İber yarım adasının kültür ve din merkezi konumunda kalmış. Dünyanın en büyük ortaçağ şehirlerinden olan Toledo şehrinin tarihi kısmı 1986 da  UNESCO Dünya Miras listesine alınmış. Toledo taş evleri, daracık sokakları ve kılıçlarıyla ünlü. Ayrıca burası meşhur Don Kişot'un yaratıcısı Cervantes'in doğduğu şehir. Fotoğraftaki Tako nehri şehrin etrafından geçiyor ve İber yarımadasının en büyük nehri.



Sokaklarda dolaşmaya başladığımız ilk andan itibaren buranın huzurlu, sakin, sıcak havası bizi sardı.




 Toledo çelik ve çelik ürünleriyle ünlü, hediyelik ürünlerin hemen hepsi çelikten yapılmış.


Ayrıca filmlerde kullanılan kılıçların, kalkanların hepsi bu şehirde yapılıyormuş. Toledo Hollywood filmlerinden kazanıyor da denebilir :) Osmanlı zamanında bizim padişahlar da kılıçlarını bu şehirde yaptırmışlar.




Toledo nun kılıçlarından sonraki en ünlü şeyi olan marzipanları ise görüntü olarak hiç ilgimi çekmedi. Zaten sevdiğim birşey değil diye geçip gidecektim ki Serhan deneyelim deyince iki tane en küçüğünden aldım. Ama o da ne! O nasıl bir güzellik, o nasıl bir lezzet! Ben ki tatlı şeylerden hiiiç hazzetmem...ağzımdaki bitmeden tekrar aynı dükkana koşturdum. Bir paket daha aldım ve onun da yarısı bitti bir çırpıda :)



Güzelim taş sokaklarda harika kareler çektik. Sanki bir film seti gibiydi. Hep bu tabiri kullanıyorum biliyorum ama en güzel böyle açıklanıyor :)


Cervantes'in memleketinde Don Kişot un ve kendisinin birçok heykeli vardı.


Karnımız acıkınca kalabalığı takip ederek gözümüzün tuttuğu bir yer seçtik. Burası küçük gibi görünen ancak yukarı doğru üç kat çıkan bir restoran. Antrikot istedik. Bir yurtdışı klasiği olarak az pişmiş geldi. Biz de böyle seviyoruz zaten, çok da lezzetliydi. Hatta belki yediğim en yumuşak ve lezzetli et bile olabilir. Yanında patates ve salata ile servis edilen et fazlasıyla doyurucu oldu. İçecekle beraber 18 € tutan bu yemek her kuruşu haketti. Boğa kuyruğu eti de neymiş, al sana bildiğin antrikot!


Her yurtdışı seyahatinin en olmazsa olmazı, aç kalsak bile son paramızla yapmamız gereken şey: magnet almaktır. Onu almadan dönememiz diye birşey söz konusu bile olamaz. Toledo dan buraya özgü dört tane magnet aldık. Aslında bir veya iki tane yeterdi ancak seçemedik hepsi güzeldi.
Dönüş biletimiz 18.25 de olduğu için bir saat öncesi otobüsle gara doğru yola çıktık, geldiğimizde hala epey vakit vardı. Etrafı turladık, bir uzakdoğu marketinden ıvır zıvır aldık. Geldiğimiz gibi trenle hızlı ve zahmetsiz şekilde Madrid'e döndük.


Toledo notları:
- Çok huzurlu sakin bir havası var
- Taş evler ve dar sokaklar harika.
- Burada yemeden marzipan yedim demeyin.
- Havası çok temiz.
- Stresin S'si yok.
- Madrid den daha çok sevmiş olabiliriz :)

İspanya maceramızı bu yazı ile (şimdilik) bitirirken son söz olarak Madrid'i de Toledo'yu da çok sevdiğimizi belirteyim. Ekim ayı buraları gezmek için ideal bir zaman oldu ne sıcak aklınızda olsun. Umarım severek okumuşsunuzdur, yeni seyahatlerde görüşmek üzere, sevgilerimle :)



Seyahat Yazılarım Hürriyet Seyahat Ekindeeeee :))))

Cumartesi, Kasım 12, 2016
En ama en sevdiğim şeylerin başında seyahat geliyor artık bunu bilmeyen kalmadı sanırım :) Blog yazmak da vazgeçilmezim ve seyahat yazıları beni en mutlu eden yazılar oluyor haliyle. Her birini yazarken saatler, günler geçiyor...Hepsi ayrı değerli benim için. Ve Madrid yazımın ilk bölümü Hürriyet Seyahat' te yayınlanınca ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz :) 


Bu vesileyle seyahat yazılarımı okuyan, beğenen herkese, yayınlamaya değer buldukları için Hürriyet Seyahat'e ve en çok beni bu seyahatlere götüren eşime teşekkür ederim :) Yeni yazılar tabii ki devam edecek.
Sevgilerimle...



Madrid Seyahati 2. Bölüm

Salı, Kasım 08, 2016
Madrid seyahatinin ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz. Gelelim ikinci bölüme... Madrid de sokaklar, meydanlar cafe ve tapas restoranlarla dolu, restoranlar da insanla dolu. Her saat mutlaka birileri bir yerlerde yiyor, içiyor, sohbet ediyor. Ancak Madrid gerçek anlamda geceleri yaşamaya başlıyor. Saat sekizden sonra caddelerde iğne atsan yere düşmüyor, insanlar sokakta yaşıyor sanki. Tabii turist de çok, onun da etkisi var bu kalabalıkta...


Bu gördüğünüz fotoğraflar gündüz vakti çekilmiş kareler. Aynı yerlerden akşama geçtiğinizde kalabalıktan zor yürüyorsunuz.


Yurt dışında sık gördüğüm eski dükkanları çok seviyorum. Herşeyiyle bozulmadan kalmış, ahşabın, vitrinin güzelliğine bakar mısınız...


İşte böyle detayları inceleye inceleye, sokak sokak, cadde cadde akşamı ediyoruz yurt dışı seyahatlerimizde. Seyahat blogu yazıyorsanız detaylara daha bir dikkat eder oluyorsunuz. Üçüncü gün hızlı trenle Toledo'ya gittik ama onu ayrı bir yazıda yazacağım. Şimdi o günün akşamından devam edelim.  İlk yazımda da dediğim gibi otelimizin bulunduğu yer olan Gran Via en büyük caddesi ve ihtiyacınız olan herşeyi bulabilirsiniz bu caddede. Grand Via da daha önce yürürken gördüğümüz bir burgerci vardı adı Tommy Mel's. Buranın önündeki daimi kuyruk bizde merak uyandırmış ve ilk fırsatta gidelim diye karar vermiştik. O akşam yine içerisi tıklım tıklım, hatta kapının önünde beklemekten yorulanlar yerlere oturmuşlardı. Buradaki sistem şöyle; giriş için adını listeye yazdırıyorsun, sıra veriyorlar, sıran gelip anons edilince içeri girip yemek yiyebiliyorsun. Öyle kafana göre gireyim içeri bi köşede beklerim filan yok. Kuyruk var! Ne kadar bekleriz diye sorduk, 15 dakika cevabını aldık ve açlığa rağmen beklemeye razı olduk. Sıramız gelip anons edilince içeri girdik ve garson kız eşliğinde masamıza gittik.


Burası eski zaman Amerikan filmlerinden fırlamış gibi ve girer girmez sevdik burayı. Dekorasyonu, renkleri, garsonların kıyafetleri, çalan müzikler hep ellili yılların Amerikasını yaşatıyor. Hatta arada garsonlar rock and roll şarkılar eşliğinde dans edip şov yapıyor sonra servise devam ediyorlar. Tüm uykusuzluğuna rağmen Öykü burada sevinçten delirdi.



Burgerler de gayet güzeldi. İki kişi 23€ tuttu, çok doyurucu bir menüydü. Ancak yemekten çok buradaki atmosferi yaşamak için mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Çalışanlarda öyle pozitif bir hava var ki sanki işe değil de eğlenmeye gelmişler. Durup durup birbirlerine sarılan iş arkadaşlarını bir tek burada gördüm :) 


Tommy Mel's de hem doyduk, hem dinlendik, hem de eğlendik. En son garson ablamızla bir hatıra pozu verdik, uçan balonlarımız kaptık otele doğru yollandık.


Ertesi sabah dışarda güzel bir kahvaltı ettik ancak Öykü'nün yorgun ve hafif ateşli olması nedeniyle otele geri döndük. ilk defa bir seyahatimizde Öykütoş hasta oldu. Calpol verdik dinlensin diye odada yatırdık. Çünkü akşam arenada boğa güreşi var.


Akşam saat 17.30 da Las Ventas arenasında boğa güreşi seyredeceğiz. Plaza De Toros De Las Ventas arenanın tam adı. Fas mimarisinden esinlenilerek inşa edilmiş bu bina benim çok hoşuma gitti. 23 bin kişi kapasiteli bu arena dünyanın en ünlü arenası. Bir süre önce kapatılma kararı alınmış ancak turizm gelirleri düşünülerek vazgeçilmiş. 


Burada dünyaca ünlü boğa  güreşini canlı canlı izleyeceğimiz için heyecanlıyız. Bende ilave olarak biraz da tedirginlik var tabi. Neyse vaktinden önce gittik, sıra filan yoktu. Aşırı kalabalık değildi. Kocaman arenanın bir kısmı güneş görüyor diğer kısmı gölgede kalıyor, o yüzden güneşli kısmın biletleri daha ucuz. Biz gölge kısımdaydık, Serhan öyle almış. Bir de tabii ki alana yakın yerlerin bileti daha pahalı oluyor. Biletimizi Madrid e gitmeden önce internetten aldık ve biz gittiğimizde biletler otele gönderilmişti. Arenada herkesin yeri belli, oturma yerleri numaralı. 


Oturduğunuz yer beton olduğu için ve gösteri iki saatten fazla süreceği için girişte deri minder kiralıyorlar. 1.2 € ya. Ondan almazsanız gösterinin sonunu getiremezsiniz, herkes alıyor zaten. Biz de girdik yerimizi bulduk. Hazırlıklar bitince orkestra eşliğinde meşhur ispanyol müziği başladı. İyice heyecan yaptık...Sonra atlı adamlar, ve atlı arabalar çıkıp bir tur atıp gittiler. Ve sonunda boş arenaya deli gibi koşan boğanın salıverilmesiyle gösteri başladı. Ardından matadorlar çıktı arenaya rengarenk giysileriyle ve pembe çoraplarıyla pek havalılardı.

 
Önce matadorlar ellerindeki kumaşı sallayıp boğanın dikkatini kendilerine çekiyorlar, hayvan üstlerine doğru koşunca tahta paravanların arkasına saklanıyorlar.  Bir o tarafa bir bu tarafa hayvanı yoruyorlar. Bu böyle beş on dakika sürüyor. Sonra atlı adam sahneye çıkıyor. Bu atların gözleri bağlı, özel seçilmiş iri atlar ve üzerinde kalın bir zırh var. Çünkü boğa atlı adama saldırıyor ve o arada atın bunu görmemesi lazım. Boğanın darbelerinden yaralanmaması için de bu kalın zırh giydirilmiş.



Boğa atlıya doğru saldırıya geçince adam elindeki uzun mızrağı atın boynuna saplıyor ve onun görevi bitiyor. Boğanın boynundan kanlar akmaya başlıyor. Hayvan ilk darbeyi alıyor. İşte tam o an :(


İşin tadının kaçmaya başladığı anlar başlıyor... Bundan sonrası maalesef ki hayvana eziyet ve hatta vahşet! Matadorlar yine boğanın etrafında dönüp onun dikkatini dağıtırken içlerinden  biri elindeki iki tane şişi boğazının iki yanına saplıyor :( üstünde renkli çiçekler olan bu şişler saplandıktan sonra boğa halsizleşmeye başlıyor.


Tam bu sırada baş matador sahaya çıkıyor. Zaten yorulmuş, acılar içindeki hayvanla gösteri yapıyor. Bu arada matadorun da boğadan darbe aldığı oluyor. Boğanın sağ boynuzu en tehlikeli silahı ve matador her an sağ boynuzdan korunacak şekilde pozisyon alıyor. Bunu yaparken belli kurallara uyuyor ve estetik olarak göze hoş gelecek şekilde vücudunu kullanıyor.




Gösterinin sonuna doğru baş matador ince bir kılıcı kürek kemiklerinin arasından kalbine gidecek şekilde sokup çıkarıyor. Boğanın bundan sonra iki dakikası ya var ya yok, son olarak başka bir matadorun kafatasına soktuğu bıçak darbesi ile anında can veriyor :( Atlı araba gelip cansız boğayı arabanın arkasına bağlıyor ve arenada yarım tur atıp hayvanı çıkarıyor!..


Bu şekilde altı tane gösteri izledik. Her gösteri 20-25 dakika sürdü. Bir tanesinde matador baygınlık geçirdi, boğanın altında kalıyordu zor kurtuldu. Diğerinde boğa matadoru tepesine alıp fırlattı, adam bacağından ve ayağından yaralandı. 


Bunları izlemek benim için pek kolay olmadı. İşi eğlence gibi görüp gerçekten eğlenerek izleyen de vardı, gösterinin sonu gelmeden ağlayarak arenayı terkenden de... Biz mecburen Öyküyle beraber izledik ve maalesef boğa ölünce "uyudu odasına götürüyorlar eee yapıcak" filan dedik. Ama çocuk anladı birşeylerin ters gittiğini ve matador yaralanınca o da bacağını gösterip üzülmüş gibi yaptı durdu epey bir süre. Bu dünyaca ünlü ve geleneksel bir gösteri ama benim şahsi fikrim bunun eğlenceli olmaktan çok uzak bir gösteri olduğu. Heyecanlı evet ama ne yazık ki insanı üzen bir gösteri. Daha da boğa güreşi izlemem.... Bitişte buruk bir şekilde ayrıldık Las Ventas dan.

O geceyi Öykünün soğuk algınlığının tavan yapması ve ateşlenmesi ile uykusuz geçirdik. Yurtdışında çocuğun ateşlenmesi insanı perişan ediyor inşallah bir daha yaşamayız.

Son gün Öykü iyi hissedince otelden çıktık. Günlerdir herkesin elinde Primark diye bir mağazanın poşetlerini görüyorum. Bir değil beş değil caddede yürüyen on kişiden dokuzunda bu poşeti görünce Primark neymiş hemen bulmamız lazım dedim :) Az sonra karşımıza çıktı aramaya gerek kalmadı. Primark beş katlı bir mağaza ve içinde yok yok. Ve fiyatlar çok çok uygun.


Alışveriş bizim seyahatlerimizde en son sırada yer alan birşey. Çok özel bir şey olursa onu alıyoruz. Ancak burada fiyatlardan ve gördüğümüz bazı orjinal şeylerden dolayı iş değişti. Madrid de vaktiniz olur, alışveriş yapmak isterseniz Primark aklınızda bulunsun.



Madrid in ikinci bölümünü bitirirken sırada çok çok beğendiğimiz Toledo var. 
Umarım severek okumuşsunuzdur :)



Blogger tarafından desteklenmektedir.