madrid gezilecek yerler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
madrid gezilecek yerler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Madrid Seyahati 2. Bölüm

Salı, Kasım 08, 2016
Madrid seyahatinin ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz. Gelelim ikinci bölüme... Madrid de sokaklar, meydanlar cafe ve tapas restoranlarla dolu, restoranlar da insanla dolu. Her saat mutlaka birileri bir yerlerde yiyor, içiyor, sohbet ediyor. Ancak Madrid gerçek anlamda geceleri yaşamaya başlıyor. Saat sekizden sonra caddelerde iğne atsan yere düşmüyor, insanlar sokakta yaşıyor sanki. Tabii turist de çok, onun da etkisi var bu kalabalıkta...


Bu gördüğünüz fotoğraflar gündüz vakti çekilmiş kareler. Aynı yerlerden akşama geçtiğinizde kalabalıktan zor yürüyorsunuz.


Yurt dışında sık gördüğüm eski dükkanları çok seviyorum. Herşeyiyle bozulmadan kalmış, ahşabın, vitrinin güzelliğine bakar mısınız...


İşte böyle detayları inceleye inceleye, sokak sokak, cadde cadde akşamı ediyoruz yurt dışı seyahatlerimizde. Seyahat blogu yazıyorsanız detaylara daha bir dikkat eder oluyorsunuz. Üçüncü gün hızlı trenle Toledo'ya gittik ama onu ayrı bir yazıda yazacağım. Şimdi o günün akşamından devam edelim.  İlk yazımda da dediğim gibi otelimizin bulunduğu yer olan Gran Via en büyük caddesi ve ihtiyacınız olan herşeyi bulabilirsiniz bu caddede. Grand Via da daha önce yürürken gördüğümüz bir burgerci vardı adı Tommy Mel's. Buranın önündeki daimi kuyruk bizde merak uyandırmış ve ilk fırsatta gidelim diye karar vermiştik. O akşam yine içerisi tıklım tıklım, hatta kapının önünde beklemekten yorulanlar yerlere oturmuşlardı. Buradaki sistem şöyle; giriş için adını listeye yazdırıyorsun, sıra veriyorlar, sıran gelip anons edilince içeri girip yemek yiyebiliyorsun. Öyle kafana göre gireyim içeri bi köşede beklerim filan yok. Kuyruk var! Ne kadar bekleriz diye sorduk, 15 dakika cevabını aldık ve açlığa rağmen beklemeye razı olduk. Sıramız gelip anons edilince içeri girdik ve garson kız eşliğinde masamıza gittik.


Burası eski zaman Amerikan filmlerinden fırlamış gibi ve girer girmez sevdik burayı. Dekorasyonu, renkleri, garsonların kıyafetleri, çalan müzikler hep ellili yılların Amerikasını yaşatıyor. Hatta arada garsonlar rock and roll şarkılar eşliğinde dans edip şov yapıyor sonra servise devam ediyorlar. Tüm uykusuzluğuna rağmen Öykü burada sevinçten delirdi.



Burgerler de gayet güzeldi. İki kişi 23€ tuttu, çok doyurucu bir menüydü. Ancak yemekten çok buradaki atmosferi yaşamak için mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Çalışanlarda öyle pozitif bir hava var ki sanki işe değil de eğlenmeye gelmişler. Durup durup birbirlerine sarılan iş arkadaşlarını bir tek burada gördüm :) 


Tommy Mel's de hem doyduk, hem dinlendik, hem de eğlendik. En son garson ablamızla bir hatıra pozu verdik, uçan balonlarımız kaptık otele doğru yollandık.


Ertesi sabah dışarda güzel bir kahvaltı ettik ancak Öykü'nün yorgun ve hafif ateşli olması nedeniyle otele geri döndük. ilk defa bir seyahatimizde Öykütoş hasta oldu. Calpol verdik dinlensin diye odada yatırdık. Çünkü akşam arenada boğa güreşi var.


Akşam saat 17.30 da Las Ventas arenasında boğa güreşi seyredeceğiz. Plaza De Toros De Las Ventas arenanın tam adı. Fas mimarisinden esinlenilerek inşa edilmiş bu bina benim çok hoşuma gitti. 23 bin kişi kapasiteli bu arena dünyanın en ünlü arenası. Bir süre önce kapatılma kararı alınmış ancak turizm gelirleri düşünülerek vazgeçilmiş. 


Burada dünyaca ünlü boğa  güreşini canlı canlı izleyeceğimiz için heyecanlıyız. Bende ilave olarak biraz da tedirginlik var tabi. Neyse vaktinden önce gittik, sıra filan yoktu. Aşırı kalabalık değildi. Kocaman arenanın bir kısmı güneş görüyor diğer kısmı gölgede kalıyor, o yüzden güneşli kısmın biletleri daha ucuz. Biz gölge kısımdaydık, Serhan öyle almış. Bir de tabii ki alana yakın yerlerin bileti daha pahalı oluyor. Biletimizi Madrid e gitmeden önce internetten aldık ve biz gittiğimizde biletler otele gönderilmişti. Arenada herkesin yeri belli, oturma yerleri numaralı. 


Oturduğunuz yer beton olduğu için ve gösteri iki saatten fazla süreceği için girişte deri minder kiralıyorlar. 1.2 € ya. Ondan almazsanız gösterinin sonunu getiremezsiniz, herkes alıyor zaten. Biz de girdik yerimizi bulduk. Hazırlıklar bitince orkestra eşliğinde meşhur ispanyol müziği başladı. İyice heyecan yaptık...Sonra atlı adamlar, ve atlı arabalar çıkıp bir tur atıp gittiler. Ve sonunda boş arenaya deli gibi koşan boğanın salıverilmesiyle gösteri başladı. Ardından matadorlar çıktı arenaya rengarenk giysileriyle ve pembe çoraplarıyla pek havalılardı.

 
Önce matadorlar ellerindeki kumaşı sallayıp boğanın dikkatini kendilerine çekiyorlar, hayvan üstlerine doğru koşunca tahta paravanların arkasına saklanıyorlar.  Bir o tarafa bir bu tarafa hayvanı yoruyorlar. Bu böyle beş on dakika sürüyor. Sonra atlı adam sahneye çıkıyor. Bu atların gözleri bağlı, özel seçilmiş iri atlar ve üzerinde kalın bir zırh var. Çünkü boğa atlı adama saldırıyor ve o arada atın bunu görmemesi lazım. Boğanın darbelerinden yaralanmaması için de bu kalın zırh giydirilmiş.



Boğa atlıya doğru saldırıya geçince adam elindeki uzun mızrağı atın boynuna saplıyor ve onun görevi bitiyor. Boğanın boynundan kanlar akmaya başlıyor. Hayvan ilk darbeyi alıyor. İşte tam o an :(


İşin tadının kaçmaya başladığı anlar başlıyor... Bundan sonrası maalesef ki hayvana eziyet ve hatta vahşet! Matadorlar yine boğanın etrafında dönüp onun dikkatini dağıtırken içlerinden  biri elindeki iki tane şişi boğazının iki yanına saplıyor :( üstünde renkli çiçekler olan bu şişler saplandıktan sonra boğa halsizleşmeye başlıyor.


Tam bu sırada baş matador sahaya çıkıyor. Zaten yorulmuş, acılar içindeki hayvanla gösteri yapıyor. Bu arada matadorun da boğadan darbe aldığı oluyor. Boğanın sağ boynuzu en tehlikeli silahı ve matador her an sağ boynuzdan korunacak şekilde pozisyon alıyor. Bunu yaparken belli kurallara uyuyor ve estetik olarak göze hoş gelecek şekilde vücudunu kullanıyor.




Gösterinin sonuna doğru baş matador ince bir kılıcı kürek kemiklerinin arasından kalbine gidecek şekilde sokup çıkarıyor. Boğanın bundan sonra iki dakikası ya var ya yok, son olarak başka bir matadorun kafatasına soktuğu bıçak darbesi ile anında can veriyor :( Atlı araba gelip cansız boğayı arabanın arkasına bağlıyor ve arenada yarım tur atıp hayvanı çıkarıyor!..


Bu şekilde altı tane gösteri izledik. Her gösteri 20-25 dakika sürdü. Bir tanesinde matador baygınlık geçirdi, boğanın altında kalıyordu zor kurtuldu. Diğerinde boğa matadoru tepesine alıp fırlattı, adam bacağından ve ayağından yaralandı. 


Bunları izlemek benim için pek kolay olmadı. İşi eğlence gibi görüp gerçekten eğlenerek izleyen de vardı, gösterinin sonu gelmeden ağlayarak arenayı terkenden de... Biz mecburen Öyküyle beraber izledik ve maalesef boğa ölünce "uyudu odasına götürüyorlar eee yapıcak" filan dedik. Ama çocuk anladı birşeylerin ters gittiğini ve matador yaralanınca o da bacağını gösterip üzülmüş gibi yaptı durdu epey bir süre. Bu dünyaca ünlü ve geleneksel bir gösteri ama benim şahsi fikrim bunun eğlenceli olmaktan çok uzak bir gösteri olduğu. Heyecanlı evet ama ne yazık ki insanı üzen bir gösteri. Daha da boğa güreşi izlemem.... Bitişte buruk bir şekilde ayrıldık Las Ventas dan.

O geceyi Öykünün soğuk algınlığının tavan yapması ve ateşlenmesi ile uykusuz geçirdik. Yurtdışında çocuğun ateşlenmesi insanı perişan ediyor inşallah bir daha yaşamayız.

Son gün Öykü iyi hissedince otelden çıktık. Günlerdir herkesin elinde Primark diye bir mağazanın poşetlerini görüyorum. Bir değil beş değil caddede yürüyen on kişiden dokuzunda bu poşeti görünce Primark neymiş hemen bulmamız lazım dedim :) Az sonra karşımıza çıktı aramaya gerek kalmadı. Primark beş katlı bir mağaza ve içinde yok yok. Ve fiyatlar çok çok uygun.


Alışveriş bizim seyahatlerimizde en son sırada yer alan birşey. Çok özel bir şey olursa onu alıyoruz. Ancak burada fiyatlardan ve gördüğümüz bazı orjinal şeylerden dolayı iş değişti. Madrid de vaktiniz olur, alışveriş yapmak isterseniz Primark aklınızda bulunsun.



Madrid in ikinci bölümünü bitirirken sırada çok çok beğendiğimiz Toledo var. 
Umarım severek okumuşsunuzdur :)



Madrid Seyahati 1.Bölüm

Çarşamba, Kasım 02, 2016
Yine bir seyahat yazısıyla blogda olmaktan dolayı çok mutluyum. Epey zamandır gitmeyi düşündüğümüz Madrid seyahatini Ekim ayının başında gerçekleştirdik. Her yurtdışı seyahati gibi yine güzel anılarla döndük. Yeni yerler görmenin, farklı bir kültür tanımanın mutluluğu, yolculuğun yorgunluğunu aldı. Ne demişler "dünya bir kitaptır ve seyahat etmeyenler sadece bir sayfasını okurlar". Seyahat bir tutku ve bu tutku bir kere kanınıza girdi mi çıkmak bilmiyor :) Ve seyahat etmek isteyen herkesin kendi bütçesine göre bir plan yaparak gayet güzel gezilere çıkabileceğini her yerde söylüyorum. Tabi ki hayatta herşey bir tercih meselesi, ben seyahat ederken sen paranı başka yere harcarsın ya da harcamaz saklarsın, bundan doğal bişey olamaz. Ama o zaman kalkıp "aaa yine mi seyahat" deme bana çünkü gıcık oluyorum :) Eveeett girişi böyle yaptık, uzun zamandır içimde kalmıştı yazdım rahatladım :) Gelelim Madrid'e...

Foto buradan alıntıdır

Malumunuz Madrid İspanya' nın başkenti, dokuz yıl önce ziyaret ettiğim ancak o zamanlar gerçek bir gezgin olmadığım ve de iş vasıtasıyla gittiğim için detaylı gezemediğim şehir...Oysa ne güzelmiş , ne keyifliymiş Madrid. Gitmeden okuduğum bazı yazılarda Madrid'i Ankara'ya benzetme gafletine düşmüş arkadaşların Madrid'i hiç görmemiş veya hiç dayak yememiş olduklarından şüphelendim :) Yani Ankara'nın da bir başkent olması dışında bir benzerlik bulunmamakta maalesef, doğma büyüme bir Ankaralı olarak üzülerek söylüyorum...

İlk gün THY ile önce İstanbul ardından Madrid'e uçtuk ve akşam saat 5 gibi Madrid'e indik. Yol dört buçuk saat sürdü. Üçlü koltukta üçüncü kişi olmayınca Öyküyü uyutmak rahat oldu. Bu üçlüyü bulmak da öyle kolay olmadı. Hostese rica ettik, o bir yolcuya rica etti, o kabul etmedi, başka bir yolcuya derken sonunda üçlüye kavuştuk :) Öykü de uykuya kavuştu. Ama tabi uyuyup kalkması yolun lay lay lom geçtiği anlamına gelmiyor :) Öykütoş son bir saat mızıkçılık yaptı ve hosteslerden oyuncak ayıcık, mama, dergi ne varsa kapmasına rağmen yolu zor bitirdi.


Akşam üstü saat beşte iniş yaptık, ancak Madrid havaalanı öyle büyük ki uçak yarım saat taksi yaptıktan sonra körüğe yanaştı. ilk defa böyle birşey yaşadık. Havaalanına girince ilk koridorun gökkuşağı renkleri yorgunluğumuzu biraz aldı.


İndikten sonra yaya olarak da onbeş yirmi dakika yürüdük sanırım nihayet alandan metroya bindik otele doğru yola koyulduk. Madrid havaalanı epey büyük yani.


Diğer Avrupa şehirlerindeki gibi değil burda metro hatları. Daha karışık ve çoğu yerde asansör yok, çıkışları bulmak zor, ingilizce bilen pek yok. Havaalanından ineceğimiz durağa rahatça gittik ama birçok çıkıştan hangisini kullanacağımızı sormamız gerekti. Ancak yine de zorlanmadan metro safhasını hallettik ve Gran Via da ki otelimiz Espa Hotel'e kendimizi attık.



Gran Via adlı cadde şehrin en merkezi yeri. Otelin yeri harika yani. İçi eski ve üç yıldızlı ama bu bizi rahatsız etmedi. Madrid'e gidecek olup merkezi ve orta halli bir otel arayanlara Espa Hotel'i tavsiye ederim. Akşam yemeği için Gran Via üzerinde yürüdük ve all u can eat adlı bir restoranda bişeyler yedik, açık büfe 9€ idi. Biraz da gezindik sonra otele döndük.

2. Gün

Otel iyi ancak kahvaltısı son derece vasattı. O yüzden ilave kahvaltı parası verip saçma bir kahvaltı edeceğimize aynı parayla dışarda çok daha lezzetli birşeyler yiyebiliriz dedik ve bir daha otelde kahvaltı almamaya karar verdik. Otelin tam karşısında bir park var içinde Cervantes'in anıtının da olduğu bu parkta fotoğraf çektik. 


Daha sonra kraliyet sarayını gezmek üzere yürümeye başladık. Saray bize tahminimizden daha yakınmış. Labirent şeklinde kesilmiş ağaçlı bir bahçesi vardı.  Bu da önden görünüşü.



İşte sarayın labirent bahçeleri.




Girişte epey bir kuyruk vardı. Ancak yine de sıra çabuk geldi. Girişteki merdivenleri bebek arabasıyla nasıl çıkacağımızı düşünürken Serhan görevli bayandan yardım istedi. Nazik görevli bizi herkesin girdiği yerden farklı bir yere götürdü ve eski antik bir asansörle saraya çıkardı. Yani heryerde sorun soruşturun, yardım isteyin, işleriniz kesinlikle daha kolaylaşacak.


Saraya girdik. Cidden saray gibi saray. Altın varaklar, simler, kadifeler, mermerler, avizeler, püsküller... Her bir odanın farklı bir konsepti var. Biri bordo altın varaklı, bir diğeri yeşil kadifelerle döşeli. Herbiri dakikalarca incelenecek detaylarla dolu. Ancak bu detayları sizlere gösteremiyorum. Çünkü sarayın içinde fotoğraf çekmek yasak. Sert bi dille uyarıyorlar. Sadece sarayın çıkışında merdivenlerde fotoğraf serbest biz de mecburen orada çektik.




Madrid diğer Avrupa şehirlerinde olduğu gibi nerdeyse tamamen tarihi dokuyu korumuş harika bir şehir. Turistler için bir cennet, gezecek görecek çok yer var. Binalar öyle şık öyle ihtişamlı ki, gözünüzü alamıyorsunuz. Kimbilir kaç yüzyıllık binaların dimdik, pırıl pırıl ayakta kalmasına, halen aktif şekilde kullanılmasına hayran olmamak elde değil.


Bu da böyle dantel örtülü bir bina, ilginç bir dekorasyon fikri değil mi?


İlk gelişimde panoramik şehir turu ile şehri gezmiş ve otobüsten fotoğraflar çekmiştim. Ama turist olarak gittiğiniz yerde elinizde makina ile yaya gezip sokaklarda kaybolmadıktan sonra o şehri gezmiş olmuyorsunuz. O yüzden Madrid'i ilk defa görüyormuş gibiydim bende. Saray gezimizden sonra atlı polisleri gördük. Kadın polis çok sempatik geldi bize, fotoğraf isteğimizi kırmadı sağolsun.


Biraz daha yürüdük ki karşımıza Almudena katedrali çıktı, içini gezdik. Çok görkemli kocaman bir yapı. Tavan süslemeleri şahaneydi.



Katedral sonrası yürüye yürüye Plaza De Villa meydanına geldik. Burası çok kalabalık, sanki tüm insanlar sokağa dökülmüş. Sıradaki durağımız Mercado De San Miguel adlı yemek çarşısı oldu.



Burası büyük bir pasaj ve içinde deniz ürünleri, hamur işleri, tapaslar ve içkiden tutun çeşit çeşit mezelere ve meyve sebzeye kadar her tür yiyecek içeceği bulabileceğiniz bir mekan. Burada ondan bundan az az yiyerek herşeyin tadına bakabilir ya da bir tabak paella yiyerek karnınızı doyurabilirsiniz. En hoşuma giden istiridye ve şampanya eşliğinde sohbet eden insanlar oldu. Ancak istiridyenin tadına bakamadık, alternatif çok olunca insan ne yiyeceğini bilemiyor. Burası önce gözü sonra karnı doyuruyor. Cidden tüm kalabalık ve keşmekeşe rağmen restoranlardan daha keyifli bir yer diyebilirim. Fiyatlar ise tapaslarda adet başına 1-1,5 € gibi, paellanın tabağı 8€, sushi çeşitleri 1-3 € arası değişiyor. İstiridye, deniz kestanesi, havyar gibi deniz ürünleri ise daha pahalı.





Bütün mezelerin arasında çok ilgimi çeken bu kurtçuk gibi şey oldu. Adı gulas olan ve balıktan yapılmış bir mezeymiş ve insanlar iştahla yiyordu. Çok lezzetli olduğunu düşündüm ama yine de tadına bakamadım :)


Bizim tercihimiz paelladan yana oldu. Bilmeyenler için paella; safranla pişirilen ve içinde deniz ürünleri olan bir çeşit pilav. Geleneksel İspanyol yemeği olan paellanın sebzeli ya da etli çeşitleri de var. Fotoğraftaki sosisli olanı ama biz deniz ürünleriyle yapılanı tercih ettik. Daha önce de yemiş ve çok sevmiştim.


Bu keyifli yemek turunun ardından Plaza Mayor meydanına çıktık. Burası dört tarafı birbirine bakan balkonlu binaların arasında devasa bir meydan.  Burası Madrid in en büyük meydanlarından biri. 1620 de yapılmış bu meydana bakan üç katlı binanın tam 237 balkonu varmış. Yüzyıllardır çeşitli aktiviteler için kullanılan meydan 50 bin kişi kapasiteli. Madrid'in tarihi güzellikleri içinde üst sıralarda yer alan Plaza Mayor' u mutlaka görmenizi tavsiye ederim.



Cafeler ve restoranların çok olduğu bu meydan sürekli kalabalık. Burada küçük bir dükkandan ekmek arası kalamar aldık. Biz de kalamar tabakta gelir ilk defa ekmek arası servis edilene rastladım. Adına calamari sandviç diyorlar. Çıtır çıtır bir sandviç ekmeğinin içinde onlarca kızarmış kalamar vardı, sıcacık ve taptazeydi fiyatı ise çok ucuz sadece 2.70 €. Ekmek arası kalamarı Madrid'de daha önce başka yerlerde görmüştük ancak tok olduğumuz için almamıştık. Meğer en ucuz ve en güzeli buradaymış, aklınızda olsun.


Plaza Mayor da matador kılığında bir adamla ve yanında ispanyol giysili bir kadın figürü ile fotoğraf çektirdim, matador harika oldunuz şahane oldunuz filan dese de sarı saçlarla ispanyol kadını pek olmuyor galiba, saçlar dışında elbiseler fena olmadı ne dersiniz :)



Yine buraya yakın Sol Meydanında Madrid şehrinin simgesi olan ayı ve koca yemiş ağacı heykelini görebilirsiniz.


Burada en çok gördüğüm şeylerden biri de şarküteriler. Bu şarküterilerde devasa butlar var. Bunlar kurutulmuş et ve bizim pastırma gibi incecik kesiliyor ve ister paketle, ister sandviçin arasında alıp yiyebiliyorsunuz. Biz yemedik ama dıştan gayet güzel görünüyordu.


Çok yorucu geçen bu günün akşamında sadece ayaklarımız değil artık beynimiz iflas etti diyebilirim. Yemeği nerde yiyelim diye düşünmeye bile halimiz kalmadı. Karşımıza geleneksel görünümlü bir restoran çıktı adı La Taurina, içi kalabalıktı ve belli ki eski köklü bir yerdi. Artık bir adım daha atamayacağımız için girdik oturduk. O kadar kalabalıktıki garson siparişi zor aldı. Bu da bize fazladan bir tabak yemek olarak geri geldi. Garson geri göndermeyin hesapta indirim yaparız deyince tamam dedik. Sofrada yemek bol, porsiyonlar dev, biz de yorgunluktan bitik olunca yemekleri bitiremedik, yemekler bizi bitirdi :) İlk fotoğrafta meşhur boğa kuyruğu eti var. 




Boğa kuyruğu eti, köpek balığı pane, patates kızartma ve bir de peynir pane geldi. Bu resmen dört kişilik bir yemekti. Serhan boğa kuyruğu etini çok beğendi. Çok iyi pişirilmiş, dokunur dokunmaz kemiğinden sıyrılan yumuşacık bir etti. Bu yemeği denemenizi tavsiye ederim. Köpek balığı eti ise her ikimize de ekşi geldi, sevmedik. Ancak La Taurina gerçekten güzel bir restorandı, ortamı, dekorasyonu çok hoştu. Daha az kalabalıkta daha az yorgunken gelebilsek daha da şahane olacaktı. Bu restoranda saydığım iki kişilik (daha doğrusu dört kişilik yemek) 28€ tuttu. 



Buradan çıkışta akşamı edip günü bitirirken biz de bitmişiz, otele nasıl yürüdük inanın hatırlamıyorum o derece yorgundum. Sanki gözlerim kapalı bir zombi gibi ayaklarımı sürüye sürüye otele vardım. Öyküyü nasıl giydirdik uyuttuk hiiiçç hatırlamıyorum...Madrid gezi notlarının ilk bölümünü burada bitirirken boğa güreşlerini ikinci bölüme bırakıyorum, devamı en kısa sürede blogda :) Sevgilerimle...






Blogger tarafından desteklenmektedir.